BÖLÜM 1 - TANIŞALIM KAYNAŞALIM



SIRADAN BİR AŞK HİKAYESİ - BÖLÜM 1 - TANIŞALIM KAYNAŞALIM

Bazı anları unutamazsınız, hele de âşık olacağınızı fark ettiğiniz o ilk anı. Bir kokudur belki zihninizde kalan, belki bir bakış, belki bir gamze... Unutamazsınız ama işte, sil butonu yoktur. Artık geriye hiçbir his kalmadığında bile, o an sizin acı bir şekilde tebessüm etmenize sebep olur. Böyle olmasını istediğimizden midir bilmiyorum ama, benim hayatımda hep böyle işledi bu matematik.

Çok net hatırlıyorum o anı, apartman kapısını açarken gülümseyerek bana bakışını... Fotoğraflarını görmüştüm önceden, ama canlı olarak ilk defa görecektim. Onunla yaşayacağım şeyler vardı, aslında sadece biraz yaramazlık... Karşımda görene kadar aklımdaki bu kadardı en azından.

Ama o, kapıyı açtıktan sonra; hislerim geleceğini benim karar vermemi beklemeden kendi başına şekillendirdi. İrade denilen şey bedenimi terk etmişti, hislerim tek başlarına varlıklarını ilan etmişlerdi. Artık onlar da günahları ve sevapları olan birer canlıydı ve yaratan da ben değildim, O'ydu. O bir tanrı değildi ve bu durum, işi daha da aciz bir duruma sokuyordu.

Bir insan ilk gördüğü anda gerçekten karar verir miydi âşık olup olmayacağına? Mantığını anında devreye sokabilen iradelilerin aksine, aşkı seven bir kadın olarak ben karar verebiliyordum buna. Veriyormuşum yani... Ya da kontrol edemiyormuşum demek daha doğru olur. İlk gördüğüm anda biliyordum çünkü ona âşık olacağımı. Ölüm korkusu yaşadığınızda hayatınız gözünüzün önünden film şeridi gibi geçer derler ya; Batuhan da o kapıyı açtığında, gelecekte onunla ilgili yaşayacağım her şeyi an ve an görmüştüm; başına tabanca dayanmış bir kurbanın hayatının gözlerinin önünden geçmesi gibi... Onunla yaşayacaklarım başıma dayanan tabanca, kurban ise ben. Ama ben yaşadıklarımı değil, yaşayacaklarımı görüyordum; henüz ölmüyordum.

Henüz...

'Ben bu adama âşık olurum.' dedim daha kokusunu duymadan. Bırak kokusunu, sesini bile duymamıştım, ama deliler gibi âşık olacağıma emindim. Bir köprüden atlayıp yere çakılacaktım; canımın yanmasını bırak, kan revan içinde kalacaktı her yer. Ama o aşk, bu yüreğe dolacaktı; emri çoktan verilmişti. Emrini O vermemişti, tanrısallık bir durum yoktu yani. Ama kadersellik bir durum vardı ve benim kaderimde kabak gibi Batuhan'a âşık olacağım yazıyordu. Okumayı yeni öğrenen çocuklara öğretilen ilk cümleler gibi kısa ve kesindi;

Işıl ılık süt iç, Ali ata bak, Nisan Batuhan'a âşık ol.

Hep bir acı çekme ve bir sona bağlıyordum aşkı. Neden? Nedenini bilmiyordum. Güzel bir şey olması gerekirdi aslında aşkın ve aşkın tarifinin, değil mi? Belki de âşık olacağımı gördüğüm gibi, üzüleceğimi de bildiğimden O'na olan hislerimi, sürekli bir ölüme bağlıyordum, bir sona... Çünkü âşık olmak sadece "olmak"la bitmiyordu, aynı zamanda doluyordu insan birçok farklı duyguyla... Bunların arasında insanı zinde tutan tek şey ise tutku; kalanında sabır, saygı, olgunluk, kabullenme yoksa elinde kalan sadece "heves" oluyordu. Heves de geçip giderdi, her aşk bitermiş bir gün diye büyütülen bir neslin çocuğuydum sonuçta. Güzel bir ailede büyüsem de bilinçaltımda inanmak istediğim sonsuz ve sınırsız aşkı çoktan sürgüne göndermişti şarkılar, şiirler, gerçekler.

E peki nasıl oluyor da oluyordu bu mutlu sonlar?

"Mutlu bir son" sadece bir kandırmaca. Şu zamana kadar mutlu bir sonla biten bir aşkım olmamıştı, bu nedenle 'yine üzüleceğim.' Diye başlıyordum her hihâyeme galiba. Hastalıklı bir düşünce şekli...

"Aşıklar birbirlerine bir daha hiç ayrılmamak üzere sarıldılar ve sonsuza kadar mutlu yaşadılar."

Tabii ya, ben de inandım. İnanmak istedim aslında bu yalana, ama bir türlü gerçekten kendimi kandıracak kadar olduramadım. Çünkü eğer hikayelerin sonunda gerçekten mutlu bir son olsaydı, zamanın o anda durması gerekirdi. Ama bize bahsettikleri mutlu sondan sonra da hayat devam ediyordu; kavgalar, ayrılıklar, siktirsin gitsinler, aldatmalar... En iyi ihtimalle bir taraf ölünce anca geliniyordu bu dünyadaki sona. Bunu da mutlu bir son olarak betimleyeni duymadım hiç. Son var sadece, bir duygu yükleyerek onun gerçekliğini değiştirmeye gerek yok. Biraz gerçekçilik katmak gerek sonuçta, peri masalı yaşamıyoruz burada. Ne kadar peri masallarıyla büyütülsek de...

Yine de inanmak istediğim aşka dair bir gerçeklik vardı, yüzyılllar boyunca uyumak zorunda kalan bir prenses olmasam da öpücüğü ile beni bu dünyadaki gerçeklikten kurtaracak bir prens bekliyordum. O apartman kapısı açıldığında karşıma çıkan gülümseme de işte o prense aitti, öpmeliydi beni dudaklarımdan ve hayat vermeliydi bana.

Her türlü peri masalı mutlu sonu senaryosuna rağmen Batuhan'la sonumun nasıl olacağını biliyordum, her yeri kan revan içinde bırakacak olan o atlayışı başlatacak köprümdü önünde durduğum apartman kapısı. Belki bu kapının arkasındaki uçurumdan atlamak için açmamıştım kapıyı, adımımı attığımda düşeceğimi de biliyordum. Hem de ne düşüş!

Müthiş bir heyecan!

Müthiş bir adrenalin!

Ama sonra yere çakılma anı...

Ağzım yüzüm çok kaymasa bari...

Sonradan olanlara baktığımda acaba kendimi mi şartlandırdım birine âşık olmak için diye çok düşündüm. Hala karar verebilmiş değilim, ama çekiyordu işte bazı tenler. Karşındakinin kafasının içindeki düşüncelere âşık olmalıydı aslında insan, tenlere değil. Ama hayallerimiz âşık olma sancısıyla oluşturulduğunda; düşünemeyen insana bile Einstein muamelesi yapıyorduk. Kader denilen şey de tam bu noktada devreye giriyordu sanırım. Benim kaderimde de ağzımı yüzümü kaydıracak bu müthiş ölüm atlayışı vardı.

Okuduğum bir kitaptaki karakter 'Geleceğimin şu anki halinden memnunum ben.' Diyordu eline geleceğini değiştirme şansı verilse ne yapacağı sorulduğunda. Benim o karakterden farkım; geleceğin bana ne getireceğini biliyor olmamdı. Bunu bilmemin haklı sebepleri vardı ve ben de her şeye rağmen geleceğin şu anki halinden memnundum. Biraz garip bir huzur veriyor insana karşılaşacağı zorlukları bildiğini fark ettiği halde devam etme gücünü elinde tutmak... Gurur duyuyor kendiyle ve ben de her şeye rağmen gurur duyuyordum sanırım kendimle.

Mutluluğu da yaşayacaktım, âşık olmanın verdiği heyecanı da. Tabii ki acısız olmazdı aşklar, acısını da yaşayacaktım. "Biliyordum!" dediğiniz bir his vardır hani; içinizde ufak bir çırpınış, zihninizde ufak bir fısıltı size söylemiştir ne olacağını. Benim yaşadığım da işte tam olarak ondandı! O "Biliyorum!"dandı! Bilemediğim; hislerimin ne kadar yoğun olacağıydı.

Kendine ne kadar güvenirsen, hata yapma riskin de o kadar artar. Hep bir yanılma payı bırakacaksın. "Lan ben nelerin üstesinden geldim, bir aşk acısının üstesinden mi gelemeyeceğim!" dediğinde... S I Ç T I N. Çünkü... Çünküsü yok; sıçıyorsun işte benim sıçtığım gibi, hem sıçınca da rahatlamıyorsun. Midende, bağırsaklarında ne varsa çıkarıyorsun ama karın ağrısı hala devam ediyor. Sonuç olarak, sıçmak da rahatlatmıyor diyebiliriz.

Sıçmıştım, yetmemişti sıvayacaktım, o da yetmeyecekti arsız bir şekilde tüy dikecektim.

Hayatın bana sunacağı zorluklardan korktum ben de diğer insanlar gibi, her durumu ve her koşulu düşünmeye çalışsam da hazır olmadığım zorluklar elbette vardı. Ama 'Atlatırsın be Nisan.' Diye düşünerek rahatlattım kendimi hep. Bu yüzden uzun zamandır kafam rahattı. Uğruna ölünecek bir aşk yoktu, beklenti yoktu, acı yoktu, mis gibiydi her şey.

Ta ki Batuhan o apartman kapısını açana kadar...

Açma o kapıyı, ölmeyeyim.

Kapı hiç gıcırtı bile çıkarmadan açıldı, onun kafası rahattı.

Merhaba uğruna ölünecek aşk, acı verecek beklentiler, boşa çıkacak hayaller... Hoş geldiniz benim minik bebeklerim...

İnternet üzerinden tanıştığımız ve hayat telaşı içerisinde bir türlü görüşmeye fırsat bulamadığımız için iki haftalık bir mesajlaşma sonrasında anca denk gelebilmiştik Batuhan'la. Ben karşı değildim öyle internet üzerinden tanışıp arkadaş olmaya veya sevişmeye veya sevgili olmaya veya ne varsa işte... İş güç derken sosyalleşmeye bile zor vakit buluyordum, internetin nimetlerini kullanmak işime geliyordu. Tabii o sırada bir sevgilim olduğu gerçeğini dile getirmeye gerek görmüyorum, size ne canım.

– Savunma mekanizması devreye girdi, koruma kalkanları aktif. -

Şimdilik, gelişen teknoloji ile birlikte sanal bir hale gelen ilişkilerden bahsetmek istiyorum.

Lise dönemimde anneme arkadaşlarımla kafeye gideceğimi söylediğimde;

"Biz babanla muhallebiciye giderdik gençken." Derdi.

Sonumun ne olacağını bildiğimden aklıma gelirdi bu soru hep; muhallebiciye mi gitmeliydim acaba sosyalleşmek için? Ben kalorisi düşük ve az yağlı sütle yapılmış muhallebime kaşığımı batırdığımda, karşı masamda keşkülünü sallandıran yakışıklı bir bey ile göz göze gelirdik belki. Sonra o, hangi mekânda olduğunu belirten bir uygulamadan "Ben buradayım." Diye check in yapardı, ben de bakayım mekânda kimler varmış derdim, onu bulur eklerdim. E ama yine bir teknolojik süreç... Yine bir sanallık, yine bir avallık... Yok, olmadı. En azından muhallebiciye giderek kalori almıyoruz teknoloji sayesinde, oturduğun yerden tanış.

Muhallebiciyi eledik, gelelim teknolojinin nimetlerinden yararlanmaya. Çoğu kişi internet üzerinden tanışmalara "günah" olarak bakıyordu nedense. Tabii ki bunu bir benzetme olarak söylüyorum. Telefondan kafasını kaldırmayan bir nesil için ne saçma düşünce...

"Nerede tanıştınız?"

"İnternette."

Bu cevap karşısında verilebilecek değişik bir sürü tepki vardı. Ben hemen sizin için en temellerini sıraladım. Bu konu üzerine derin ve içten analizlerim oldu, belki sizle bile konuşmuşuzdur?

1.      "Tıh...": Bu ses efekti kişinin, internetten tanışma olayını küçük gördüğü zamanlarda kullanılır. Yazıldığı gibi okunur ancak etkisini arttırmak isterseniz dudaklarınızın sadece bir yarısını güler gibi kaydırırken bu sesi çıkarmanızı tavsiye ederim. Karşınızdaki kendini 'Ne var ki bunda?' diyerek bir kötü hissetsin, şüpheye düşsün. Çünkü arkadaş ortamı dışında tanıştığınız birinden hayır gelmez, "hayır" gelecekse bir cevap olarak sizden gelmeli. Yoksa aşağılık, şerefsiz veya salak bir birey olarak yaftalanırsınız. Yaftalanmadınız diyelim, her şeyin sonunda, standart da olsa bir ilişki bitimi de yaşasanız "Ben demiştim." Cümlesini duyacağınız kaçınılmazdır. Kaçmayın zaten, kabullenin. Tek bir hayatınız var, yaşayın gitsin.(Kişisel Gelişim Dersleri Giriş No:1, syf 7)

2.      "Hmm...": Devamında genelde 'Anladım.' Sözü kullanılır. Kişi, yine internetten tanışılan birisine güven olmayacağı, 'nasıl olsa bitecek ilişikleri.' Görüşüne sahiptir. Bu ses, ağız açılmadan çıkarılır. Dudaklarınızı birbirine yapıştırıp, ince bir çizgi haline getirerek sesi çıkarırsanız, etkisini daha çok arttırabilirsiniz. Karşınızdakinin size hemen 'Ama bu farklı...' diye açıklamalara girmesi için en güzel yöntemdir. Lafı geçiştirmek için de kullanabilirsiniz o sırada anlatılan tanışma süreci sizi çok ilgilendirmiyorsa... Her ne kadar internette tanışma durumuna karşı olmasam da, "yav he he" moduna girme konusunda bu seçeneği kullandığımı içtenlikle belirtmek isterim. Dinlemek istemiyorsanız, "hmmm" deyin geçin. (İnsanları Kırmadan Sohbet Etme Teknikleri, syf 53 )

3.      "Hangi uygulama?": Bu soruyu soran kişinin bir sonraki cümlesi, niyetini daha net anlamanıza yardımcı olacaktır. Farklı insanlarla tanışma amaçlı olarak açılan uygulamalar, sadece 'seks partneri' bulmak için kullanılıyor gibi yorumlanır. İçten içe ayıplanır, ama ayıplayanlardan büyük bir çoğunluk bunları denemek için can atarlar. Uygulamanın toplum gözünde genel görünüşüne göre, bu cümleden sonra 1. Ve 2. Tepkilere geri dönülebilir. Devamında gelen cümle 'Ben de kullanayım.' İse kişinin gerçekten ne amaçla o uygulamayı kullanmak istediğine dair kesin bir yorum yapmak doğru olmaz. Ancak uygulamayı kullanan kişiyi garipsemeyecektir ve yeni şeylere açıktır denilebilir. İnternetten tanışma için farklı uygulamalar mevcut olduğu için, içerisindeki insanların kalitelerine dikkat ederseniz sizin için daha iyi olacaktır. (Arkadaş Edinmenin Teknolojik Yolları, syf 34)

Batuhan'la ayıplanan tanışma uygulamalarından biri aracılığıyla tanışmıştık. Eh şimdi genel algıya baktığımızda; internette tanıştığından hayır gelmiyor, barda tanıştığına güven olmuyor, iş arkadaşı aynı ortamda büyük sıkıntılar yaratır vs... E çalışan, meşgul bir insan ne yapacaktı; çamur alıp adam mı şekillendirecekti? Ama sonra ona can üfleme sorunu var; kişiliğini de belirleyeceksin, alışkanlıkları, huyları... Hazır yaratılmışı varken uğraşmaya değmezdi.

Sanal sevgili alabilirdim belki.

Gerçeğindense sanallık benim için daha iyi olabilirdi. Yani Batuhan'la yaşadığımız her şeyin sadece sanal ortamda kalması... Ama insanız işte, ucundan güzel bir şey yakaladığımızı düşündüğümüz an, bok edene kadar üzerine gitmekten kendimizi alamıyoruz. Özellikle ben!

İnternetten tanışmamız sayesinde Batuhan'ın birçok özelliğini sadece minik birkaç soru sorarak ve konuşma akışından kolayca öğrenme şansı bulmuştum. Mesajlaşırken insanların çok rahat yalan söyleyebildikleri de bir gerçek, yeni tanıştığınız bir insanın sadece size söyledikleri kadar onu tanıyabilirdiniz. Ben de bana söyledikleri kadar onu tanıyordum ve herhangi sıkıcı, yanlış, zararlı bir durum görememiştim.

Muhabbetimiz öyle doğal ilerlemişti ki birbirimizin hayatı ile ilgili düzeni, kendiliğinden öğrenivermiştik. Yaklaşık 8 aydır İzmir'de bir basketbol takımında şutör olarak oynuyordu. 22 yaşında olan beyimiz fanatik Fenerliydi. Fanatiklik bana göre bir salaklık belirtisiydi ama beyimizin tipi ve muhabbetinin %70i hoşuma gittiği için konuşmaya devam ediyordum.

Ailesi aslında Ankara'daydı. O da senaryo yazma üzerine devam ettiği okul ve bölümünü bırakıp, her zaman hayali olan basketbolun peşinden gitmişti ve buralara gelmişti, İzmir'e. İzmir'e gelen Anadolu insanının kokusu buralarda kalır, denizi sahiplenemez ama kendinden bir taş bırakır bu sahil kenarlarına. Her çakıl taşı bir yadigardır Anadolu'dan. Batuhan da bıraktı bir çakıl, boğazımın düğümlerine.

Anadolu dediğim de Ankara be... Denizi olmayan ama kalbimizin olduğu başkentimiz hani.

Oldum olası sevememiştim Ankara'yı. Yine de hep Ankaralılara karşı bir çekimim olmuştu. Yeri geldi doğduğum şehir olan İstanbul'dan, çocukluğumu sindirdiğim İzmirli hemşerilerimden daha çok sevdim Ankaralıları. Yeri de hep beklemediğim anda geldi, süründürdü. Benimsediğin ülkenin başkentini, yüreğinin başkenti yaparsan karışır ortalık. Din ve devlet işlerini birbirinden ayıracaksın, en önemli kuraldır bu. İnandığın din, karışmamalı yüreğinin hükümdarlığına.

Ankaralı sevince öyle olmuyormuş işte, ne kadar deneyimlesen de bir efsun mu vardır bilinmez kapılıyorsun büyülerine. Karışıyor dinine de, içine de, en ufak zerrene de...

Batuhan da Ankara bebesiydi ya la işte... Ama İzmir'deki sözleşmesi bir ay sonra bitiyordu ve menajeri ona nereyi ayarlayacaktı, henüz bilmiyordu. Büyük ihtimalle Ankara'ya geri dönecekti. Kalan süremizin sadece bir ay olduğunu bilmem, ona olan arzumun hüzünlü bir şekilde sonlanacağını düşünmeme sebep olmuştu haliyle. Bir ay, birisi için fedakârlık yapılamayacak kadar kısa bir süreydi. En azından diğer insanlara göre... Bense, tutkularının peşinden Fizan'a bile gidebilecek, saf aşk masalları yaratabilen bir kişiliğe sahiptim.

Batuhan'la konuşmaya başladığımızda hayatımda başka biri olduğunu itiraf etmiştim. Neden o çam yarmasıyla birlikte olduğum konusunda hiçbir fikrim yoktu; ne kafa yapısı uyuyordu bana, ne de tenlerimiz...

Aslında o adamı hayatımı sokmamda bir sebep vardı tabii ki... Hatta birden fazla sebep sayabilirim; omuzları, kolları, bacakları... Ey uzayı becerebilecek kadar koca bir penise benzeyen peri bacalarını yaratan Rabbim! Benim için bu koca penisi yaratmış olabilir misin acaba, duvardan duvara vurur mu beni, aynı zamanda üzüldüğümde güçlü, kaslı kollarının arasına alıp burnuma "pıttik" yapar mı işaret parmağı ile ufakça dokunarak... diye düşünerek hayatıma almıştım. Ama bir insandan beklediğin hiç mi bir şey çıkmaz'ı da kendisiyle görmüştüm. Ne üzüldüğümde anlatabildim o muzlarını yerken (hatta benim muzlarımı da yedi göt herif) ne de bırak peri bacasını, kelebeğe dönüşecek bir tırtıl hassasiyetini bile göremedik. Hadi gel de devam et bu ilişkiye, hadi gel de kaynama başkalarının arasına...

"Ayrıl o zaman."

Ben ayrılamıyorum işte...

İki gün boyunca sebepsiz yere irtibat kurmamıştık ne duygusal ne fiziksel anlamda işe yaramayan kas kütlesi sevgilimle. Hiç konuşmadığımız bu zaman diliminde, Batuhan'la iletişimimiz de daha yoğun bir hal almıştı. Tabii ki internet üzerinden konuşuyorduk, ben sadece dert yanıyordum. Ama hoşuma da gitmişti bebe... Yazmadığında takmasam da; yazdığı anda 'Ay minnoşum, ne öperim lan bunun boynunu' diye uzaktan bir ten çekmesiyle hemen cevap veriyordum.

Ama ilişkimi bitirmeden onunla sevişmeyecektim.

Ya, bok.

Dedim ya ayrılamıyorum diye, hayatımdaki "konuşmayı çözebilmiş kas yığını" ile ayrılmayı bile beceremediğim halde Batuhan'la konuşmaya devam ettim. Her ne kadar söze dökemesem de kafada çoktan ayrılmıştım. İki gündür konuşmuyorduk çünkü, eğer insan sevgilisiyle iki gündür ortada bir tartışma olmadan hiç konuşmuyorsa bu bittiğinin en resmi işaretiydi bence.

Belki kas yığınıyla konuşmayı bıraktığım için Batuhan'a yönelmiştim, belki de Batuhan'la konuştuğum için, zaten bana uymadığını düşündüğüm bir adamla iki gündür konuşmuyordum. Hangisi hangisini doğurdu bilmiyorum, ama hayatımda biri varken, flörtleşmeler ve seks partneri bulmak için nam salmış bir uygulamayı da içim rahat bir şekilde kullanıyordum. Neden kullanıyordum sorusunun net bir cevabı yoktu. İnsan tanımayı seviyorum diyerek paçayı sıyıracağımı düşünmüyordum. Kendini çözmeli önce insan, çözelim öyleyse Nisan'ı.

Nisan; neden sosyalleşmek için, sosyal bir insan olmasına rağmen sosyalleşme telefon uygulamalarından birini kullandı?

Can sıkıntısı mı? Belki...

Beğenilme arzusu mu? Belki...

Hayatımın aşkını bulabilirim mi? Belki...

Bir ay sonra gidecek birine âşık olmak mı? İşte cevaplar arasında bu, kesinlikle yoktu!

Onu görene kadar sanal ortamda her şey kontrolüm altındaydı. Her türlü konu hakkında konuşabildiğimiz için Batuhan'la muhabbet etmeyi de gerçekten insani anlamda sevmiştim. Onun basketbola olan tutkusu, benim bu ayıplanan uygulama içerisinde karşılaştığım andavallar, Türkiye'de yaşanan terörizm olayları, döviz kurlarının artması ile pahalılaşan hayat... Onu kaybetme korkum da yoktu, bana saçma gelen bir şey söylediğinde rahatça dalga geçebiliyordum, kızabiliyordum.

Bir akşam, kafana denk bir insan bulmuş olmanın getirdiği hevesle konuşurken, "o" dayanamadı;

"Hadi görüşelim artık ya! Yüz yüze muhabbet etmek istiyorum seninle!"

Fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla benim hoşlanacağım bir tipi ve tarzı vardı. Buluşursam kendimi tutamayıp oldukça hoş, türlü yakınlaşmaların yaşanmasına engel olamayabilirdim. Mevcut yaşadığım ilişkiyi çoktan gözden çıkarmıştım ama yine de bu aldatmaya gireceğinden pek yanaşmıyordum görüşmeye. Diğerine çat diye "Bitsin aramızdaki!" demek de garip olacaktı.

Net olmayı severdim, net davranmayı da. Ama bazı durumlarda karşı tarafı buna hazırlamak gerekiyor diye düşünüyordum. İki gündür hiçbir şekilde irtibat kurmayarak niyetimi biraz olsun belli etmiştim kendimce malum kaslı ex sevgilime. Yine de mesajla ayrılmak yerine, yüz yüze görüşerek ayrılmayı istiyordum. Bu hali daha medeniydi.

Şu an kendimi haklı çıkarmaya çalışıyorum sanırım sadece...şş neyse...

Batuhan görüşme konusunda ısrar ettikçe ben de yan çizdim, her ne kadar onunla buluşmayı çok istesem de... Biraz gaza getirilmeye ihtiyacım vardı, vereceğim kararın ne kadar doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü biliyordum kendimi, Nisan'ı; ben Batuhan'la se vi şir dim.

Bu sevişmeye sebep olacak ortamın hazırlanması için ise hiçbir çaba sarf etmeyecektim, hatta köstek olacaktım.

"Olmaz oğlum, benim sevgilim var. Hoş çocuğa benziyorsun, senle buluşursak etkilenirim, dayanamam sevişiriz falan. Yok, olmaz."

Birine karşı net olamıyorsam, diğerine karşı net olurum diyerek kafamda ne düşünüyorsam Batuhan'a söylemiştim. Kontrol bir şekilde benim elimde olmalıydı. Ama bu küçük zafer çok uzun sürmeyecekti.

"Ahaha, bak bu açık sözlülüğün çok hoşuma gidiyor. Çok saçma geliyor hem böyle kafa bir insan, hem de bu kadar çekici bir kadın olman. Hadi, lütfen buluşalım."

Sevgilisi olduğunu dile getiren bir kadını baştan çıkarma isteği... Benimse yeni birini tanıma hevesim ve beğenebileceğim bir adam için hayatımdaki insanı hiçe saymam... Koşullar ne olursa olsun, ikimizin yaptığı seçim de oldukça ahlaksızdı. Birine açık olmak, beraberinde doğru olmayı getirmiyordu.

"Bak hatta seni evinin önünden alır, istediğin zaman evine geri bırakırım. İlla sevişiriz diye bir kural yok zaten, ben de yüksek ihtimal seni çekici bulacağım gibi hissediyorum. Ama belli olmaz yani. Burada mesajlaşacağımıza karşılıklı sohbet ederiz. Dışarıda da buluşabiliriz ama bizim evin manzarası çok güzel. Balkonda içelim derim ben."

Ben Batuhan'a tav olmaya hazırdım. Anlaşılan o da tavlamaya hazırdı. Beni kandırmak için çabalaması hoşuma gitmiyor ve baştan çıkmıyorum desem yalan olurdu.

'İlla sevişiriz diye bir kural yok.'

Nah yok.

Kesin hoşuma gidecekti ve atacaktım kendimi onun kollarına. Evimden bile gelip alacakmış arabasıyla. Bir yandan onun davetkar hareketlerine en şiddetli şekilde karşılık vermek istiyor, bir yandan da ağırdan almak istiyordum. Heves alıp gitmece olsun istemiyordum. Bir müddet daha hayatımda kalsın istiyordum, hangi ara olduğunu bilmediğim bir an buna karar vermiştim. İçimdeki kıpır kıpır duygular beni harekete geçirmek için hazırda beklese de, durumu tamamen berbat etmeme bile sebep olabilecek dalga geçme efektleri daha erken davrandı.

Onun yanını merak ediyordum ama trip atma ihtimali ile bu merakımı gideremeyecek olmama pek takılmıyordum. Sonuçta o benim için bir "hiç"ti. Dayanamadım, dalga geçtim;

"Arabamla almaya geleyim mi seni yavru? Arabam var, arabamla geleyim mi almaya tatlı kız? Arabam... Pul koleksiyonun da vardır senin."

Güldü sanal olarak. Gerçekte nasıl gülüyordu acaba?

"Ahaha ya arabam var kısmını dayatmaya çalışmadım, gelmen için ikna etmeye çalışıyordum sadece."

Sanki ben fark etmedim.

"Tamam, ben gelirim. Sen konum at bakalım bana, senin arabana kalmadım."

Bu kararla birlikte onunla görüşmek için değil, sevişmek için yola çıkmış oluyordum. Kaşı, gözü, ten rengi, vücudu tam benim hoşlanacağım şekildeydi. Yani fotoğraflardan gözüktüğü kadarıyla...

O da biliyordu sevişeceğimizi. Sevişmek... Karşılıklı birbirini sevmek...

O gece, bedenlerimiz karşılıklı olarak birbirlerine dokunacaklar ve birbirlerini seveceklerdi. Benim ruhumun da sevişeceğini hesaba katmamıştım ben. Onun ruhu bu sevişmeye karışmazken, benim ruhumun tek başına ona dokunmasına sevişmek diyemezdik sanırım. Sinsi bir şekilde ruhum, bedenine karışacaktı. Çünkü apartman kapısının ardından Batuhan'ın cibilliyetini gördüğüm anda lanet Eros'un oku götüme saplanmıştı. Hatta minik aşk tanrımız birkaç ok saplamıştı dayanamayıp, işsiz kalmıştı herhalde.

Okların saplanmasının verdiği acıyla irkilirken kapı açılıyordu. O an Batuhan'ın bir ay sonra burada olmayacağı aklımda beliriverdi. Beynimin içinde koca harflerle "KALAN ZAMAN: BİR AY" yazan kırmızı ışıklı bir tabela yanıp sönüyordu. Zihnim hata veriyordu, acil durum alarmı harekete geçmişti. Sirenler çalıyordu, "Yanlış yol" anonsu duygusuz, robotik bir sesle yankılanıyordu.

Açma o kapıyı! Açılsa da girme!

Korku filmlerinde içeride bir bokluk olduğunu bildiği halde kendini tutamayıp kapıyı açan o dangalaklar var ya, o sırada onlardan hiçbir farkım yoktu. Başıma dert almayı çok severdim, gıcırdamadan açılan kapının ardına adım atmak için hevesliydim bile!

Belki mutlu olurdum yahu, belki âşık olurduk işteş şekilde ve üzülmezdim. Bir ay sonra giderdi ama üzülmezdim.

Belki...

Ayrıca âşık olmama ihtimalim de vardı.

Sanırım...

Ben bu düşüncelerle boğuşurken Batuhan kapıyı açtı ve yüz yüze geldik. Ağzımın suyu akarak sırıttım.

Bok âşık olmazdım.

'Sakin Nisan, heyecanlandığını belli etme. Çizme karizmayı.' Düşüncesiyle konuşmaya başladım;

"Neden aşağı indin ki? Ben kendim, asansörü kullanabilirdim."

"Olsun, kapıda karşılayayım dedim."

Konuşurken cümlelerine eşlik eden bir gülüş vardı; 'Nasıl kandırdım seni ama' gülüşü... Kandırılmaktan memnundum ben de.

Şimdilik...

Gülümserken gamzelerini fark ettim dudaklarının iki yanında. Fotoğraflarda da belliydi, ama dikkatimi pek çekmemişti.

Gülümseme işte, niye gülümsüyorsun ki? Niye var o gamzeler bir kere o yanakta?

Öyle derindi ki gamzeleri, oradan kana kana su içerdin. Yanaklarındaki çukurları öpücüklerimle doldurma isteğiyle taştım. Gamzelerinden sonra gözlerini gördüm, acaba sadece gülünce mi böyle ışıldıyorlardı?

Hiçbir şeyinden etkilenmesem, gülüşü yeterdi ona âşık olmam için, gülüşüne âşık olurdum.

"Kaçıncı kat?"

"Yedi. Bu arada evde alkol olarak cin var, istersen başka bir şey de alabilirim marketten?"

"Cin iyidir. Tabii tonikle hazırlamayı biliyorsan?"

"Biliyorum tabii ki, ama limonları sen keseceksin, değil mi? Benim elim sakat."

Sol elini gözüme sokarak gösterdi. Başparmağını sabitleyen bir ellik takmıştı. 

'Ne güzel parmakları var! O eli alır pamuklara yatırırım ben, fizik tedavi diploması alır, uygularım her gün' diye içimden geçirdim ama sıradan bir soru sordum. Yoksa 'Aman da benim dopçumun barmağı mı incinmiş, öpeyim mi geççin' diye Türkçe sözlüğünde bulunmayan götten uydurma sevgi sözcükleri eşliğinde saçmalayabilirdim. Neyse ki saçma hayallerim beynimin içinde dönerken soğukkanlılığım otomatik olarak devreye giriyordu.

"Sen basketbol oyuncusu değil misin, nasıl oynuyorsun böyle?"

"Parmağımı incittim sadece ya, maçlarda çıkarıyorum bunu. Biraz acıyor, ama sezon sonu geliyor, kendimi iyice belli etmem lazım. Yoksa iyi bir takıma transfer olamam."

Lafını bitirmesiyle, asansörden ulaşmak istediğimiz kata geldiğimizi belirten bir duruş sesi geldi, yedinci katta durduk.

'Olma zaten başka yere transfer' düşüncesi de beynimin "kabul olmayacak dilekler" katında aynı anda durdu.

Tam eve girerken telefonum çalmaya başladı; iki gündür konuşmadığım, eskiyecek sevgilim arıyordu. Telefonu açıp onun konuşmalarını hiç çekemezdim. Ayrıca şu an, yapılmaması gereken bir hareket içerisindeydim; onunla konuşup sevmediğim birini aldatayazdığımı düşünerek vicdan yapmayı ve huzursuz hissetmeyi istemiyordum. Telefonu sessize aldım, tüm gece de öyle kaldı.

Evde Batuhan'ın ev arkadaşı vardı; Kemal. Evde birisinin olmasını beklemediğim için şaşırmıştım ama Batuhan açıklama yaptı hemen.

"Kemal birazdan çıkacak. Pardon sana söylemeyi unutmuşum. Ama hem tanışmış olursunuz... Çocukluk arkadaşımdır benim, burada şans eseri aynı takıma transfer olduk."

İri yarı bir çocuktu Kemal, gerçekten de dışarı çıkmak için hazırlanmıştı. Aldığım bilgilere göre Ankara'da yaşayan bir sevgilisi vardı ama kızın; buradaki takılmalarından, dolaşmalarından haberi yoktu. Kemal sevgilisi ile telefonda son bir, 'İyi uykular aşkım.' Konuşması yaparak dışarı çıkma planları kuruyordu. Cuma akşamını boş geçirmek istemiyormuş paşam. "İzmir'in kızları" saçmalığının etkisi altına girmişti çoktan. Seni nalet olası nalçak diye Kemal'e bir bilendim ama sonuçta Batuhan'ın hem ev hem takım hem de çocukluk arkadaşıydı. Adam arkadaşlıkta kombo yapmıştı resmen. Ona ters bir şey söyleyemezdim.

Birini elde etmek istiyorsan en yakın arkadaşlarına çok iyi davranman gerektiğini sakın ama sakın unutmuyorsun Nisan Hanım.

En minnoş tavrımı takındım bu yüzden. Zamanı gelince söylerdim nasıl olsa aklımdakileri.

Zamanı gelir miydi acaba? Zaman zaman görüşmeye devam eder miydik acaba?

Benim için hiçbir anlamı olmayan biri için hangi ara böyle derin düşünmeye başlamıştım? Zaman ve duygular gerçekten çok garip bir ilişki içerisindeydi.

Yine de düşünce karmaşasına girmek için henüz çok erkendi, önceliğim Batuhan'ın tüm arkadaşlarına kendimi sevdirmek olmalıydı! Ben yanlarından gittikten sonra arkadaşları Batuhan'a; "Abi bu kız çok kafa ya, devam et bence." diye gazı vermelilerdi. Erkekler verir miydi öyle gaz birbirlerine? Vermiyorlardı galiba, üstelik daha beterini yapıyorlardı. Hepsini yavaş yavaş öğrenecektim. 

Kemal, kız arkadaşı telefonda konuşurken bana sessiz olmam gerektiği tembihlendi.

"Ben senin için geldim, bana ne Kemal'in kız arkadaşından."

"Kız her şeyden nem kapıyor, tartışmasınlar şimdi. Sen sessiz konuş şimdilik."

"Öyle olsun bakalım."

Kemal'in konuşması bittikten sonra salona yanımıza geldi.

"Zor uyuttum kızı ya, sanki işkillenmiş gibi bir türlü kapatmadı telefonu."

"Şaka yapıyorsuuun."

"Sorma ya, neyse anlatın bakalım Nisan Hanım neler yapar neler eder?"

Ben de tüm içtenliğimle konuşmaya başladım, istesem de yapmacık davranamazdım. Sohbet akıp gidiyordu. Birbirlerinin arkadaşlıklarından, başlarından geçenlerden bahsettiler. Kemal bana da ısınmış olacak ki;

"Hadi bu akşam Cuma, Alsancak'a falan çıkalım."

"Benim hiç mekân çekesim yok abi, evde kalmak istiyorum. Ama Nisan sen istersen, eşlik edebiliriz?"

"Benim de çıkasım yok, ev iyidir."

"Aman siz kırın kıçınızı, oturun evde. Ben son hazırlıklarımı yapmaya gidiyorum."

Kemal yanımızdan kalkıp içeri geçince Batuhan bana döndü:

"O zaman artık cin zamanı. Limonları sen keseceksin unutma. Ayrıca gel, sana manzarayı göstereyim."

"Tamam, senin minnoş parmağını yormayız. Ya da saklamaya çalıştığın beceriksizliğini görmeyiz. Hadi mutfağa..."

Mutfağa girdiğimizde beni ilk önce balkona çıkardı. Karşımda İzmir'in Karşıyaka sahili boylu boyunca uzanıyordu. Denizin diğer uç sahilinde bulunan Güzelyalı'nın ışıkları öyle harika gözüküyordu ki sanki şehir manzarası değil, uçan ateş böcekleriydi hepsi.

"Gerçekten her akşam bu manzarayı gördüğünüz için çok şanslısınız, çok güzelmiş."

"Aynen, her akşam burada oturup keyif yapıyoruz. Bu manzara yüzünden alkolik olacağım sanırım."

"Olunmaz mı ama be! Yemesi, içmesi hepsi ayrı keyifli olur bu balkonda!"

Sevişmesi de keyifli olur diye hınzır bir düşünce hızlıca geçiverdi zihnimden.

"Balkonda içelim teklifinde bulunmuştum ama hava biraz soğuk."

"Evet, sonra içeriz."

Sonra içeriz dedim! Ben dedim! Sanki bir daha buluşacaktı benle...

"Başka zaman bir şeyler ayarlarız o zaman, hadi içeri geçelim."

O da hiç yadırgamamıştı "sonra beraber içme" konusunu.

Batuhan cinleri ve tonikleri hazırlarken elime bir limon tutuşturdu. İnce ince cinin içine koyabileceğimiz şekilde kestim. Elimin bu işlere oldukça yatkın olduğunu belirtmeden edemeyeceğim, becerikli hatunumdur mutfakta. Batuhan, ben limonları özenle dilimlerken cin tonikleri hazırlamayı bırakmış, beni izliyordu.

"Eline de yakıştı."

Yüceler yücesi Eros aşkına, yine o gülüş! Oklarından bir tanesi Batuhan'a da mı isabet etmişti acaba?

'Kesin benimle evlenecek.' Cümlesi alt yazı olarak geçti beynimin içinden. Yoksa bir erkek neden böyle bir şey söylerdi ki? Evinin kadını olmasını istediği kadına derdi bunu, değil mi? Tabii canım, ilk defa yüz yüze görüşmüşsünüz, sana yıldırım aşkıyla tutuldu ve hemen dizlerinin üzerine çöküp limon kabuğuyla evlenme teklifi edecekti.

Mal mısın, öylesine söyledi işte!

Evlilik aşkıyla yanıp tutuşan biri değildim. Ama içimde çılgın bir çırpınış; 'Ah keşke en azından elimden tutsa, sokaklarda hunharca dolaşsak, martılara simit atsak, hatta yetmese simitçiyi de atsak' hayalleri eşliğinde ciyaklamaktan geri kalmıyordu. Peri masallarıyla büyütülmenin yarattığı bilinçaltı etkisi... İlk görüşte aşk ve şu olmadığından bahsettiğim mutlu son, sonsuz mutluluk zırvalıkları falan filan... Tabii hepsi dalavere, palavra, rivayet... Belki de iftira!

Haşa!

Bir an gelecekle ilgili bir görüntü beliriverdi kafamın içinde; çocuklarımız paytak paytak koşturarak, çiçeklerle bezenmiş evimizin bahçesinde yanımıza geliyorlardı. Bir tanesi kocaman gözleriyle Batuhan'a bakıp konuşmaya başlıyordu;

"Baba, annemle evlenmeye ilk ne zaman karar verdin?"

"Limon keserken yavrum... Öyle güzel limon kesiyordu ki, işte dedim bu kadın kesmeli evimizin limonlarını hayatımın sonuna kadar."

Ben limon bahçesi hayallerimin içinde kafam güzelmişçesine sırıtırken, Batuhan da cin tonikleri hazırlamaya geri dönmüştü. Keserken sevgimi de kattığım limonları içine attık ve salona geçtik.

Birinci cin tonikte koltukta yan yanaydık. Hafiften bacağıma değiyordu bacağı. Konuşurken bazı cümlelerimin sonuna nokta koyar gibi elimi bacağına koyup çekiyordum.

İkinci cin tonikte internetteki samimiyetimizi gerçekte de devam ettirebiliyor olmanın verdiği rahatlıkla daha da gevşemiştik. Ona daha yakın olmak istiyordum, bacaklarımı bacaklarının üzerine attım.

"Ben çıktım gençler, siz rahatınızı bozmayın."

Kemal'in evde olduğunu tamamen unutmuştum.

"Saat kaç oldu ki? Benim telefon içeride sanırım."

Koltuğun kenarında duran çantamdan telefonumu çıkardım. Neyse ki saate bakmak için ekranı aydınlattığımda saat ve ekran görüntüm gözüküyordu, kaç tane cevapsız çağrı olduğu yazmıyordu. Eğilerek saate baktı ama konuşan ben oldum.

"11 olmuş."

O da telefonumun ekranına bakmak için başını eğmişti, ekranımdaki fotoğrafı görünce tepkisini gizleyemedi.

"Telefon ekranındakiler..."

Buruk bir şekilde gülümsedim. Şaşkınlıkla yüzüme baktı ve tekrar konuştu;

"Neden?"

Her ne kadar aşkla yoğrulan bir kişiliğim olsa da sadece aşktan ve tutkulardan ibaret değildi hayatım. İki genç erkeğin fotoğrafı vardı ekranımda, gülerek birbirlerine sarılıyorlardı. Gündelik telaşın içinde her zaman uğruna savaşılacak bir şey olduğunu kendime hatırlatmak ve onları öylece unutmamak için fotoğraflarını telefonumun ekranına koymuştum. Çevirdiğimiz boş ama keyifli muhabbetin üzerine, ciddi sayılabilecek bir ses tonu ile konuşmaya başladım.

"Büyük ihtimalle biliyorsundur bu iki arkadaşı. Ankara'daki ilk terör saldırısında otobüs durağında hayatını kaybedenlerden biri soldaki. Yanındaki de terörü lanetlemek, arkadaşını anmak için yürüyüşe çıkan vefalı dostu... O gün de patlama olmuştu. İkisi de şu an hayatta değiller. Herkes unutacak onları, olayları... Ailelerinin bile acısı soğuyacak, biz nasıl unutmayalım? Unutmayayım diye koydum işte ben de ekranıma, daha iyi bir hayat için çabalamam gerektiğini hatırlatıyor birer hafta aralıklarla ölen bu iki yakın arkadaşın kahkahalar atarken ki fotoğrafı... Yılmamam ve devam etmem gerektiğini hatırlatacak her baktığımda. Ben de kendimce çabalıyorum işte insanların hayatlarına dokunmak ve zihinlerini açmak için. Sadece bir kişinin hayatını değiştirecek olsam dahi bana yeter, insanlar da sorunlarından arınsınlar diye her zaman neşeli olmaya çalışıyorum o yüzden. Yeterince kötülük var bu dünyada, kötülere inat, mutluluğu çoğaltmak istiyorum. Yoruluyorum ben de tabii... Ama aslında tek istediğim mutluluk vermek ve tabii ki mutlu olmak, bu fotoğraf da bana yılmamam gerektiğini hatırlatıyor işte ne olursa olsun."

Daha da şaşırmış bir şekilde suratıma bakıyordu Batuhan. Flörtleşmeyi, içip dans etmeyi, sevişmeyi, gezmeyi severdim. Ancak hayatım sadece bunlardan oluşmuyordu, görüşlerim de... Kendimce çabalıyordum ve Batuhan buna şaşırmıştı.

"Ben inanıyorum ki tüm bunlara sebep olanlar cezalarını çekecekler öbür tarafta."

Bu sefer şaşıran taraf bendim.

"Öbür tarafta mı?"

"Evet?"

"Ben inançlı biri değilim, yani Allah, Tanrı, karma bir şey vardır belki ama ne olduğunu bilmiyorum. İbadet etmeden de iyi olunabileceğini veya cehennem korkusu olmadan gerçekten öz iyiliğin bulunabileceğini düşünüyorum. Böyle diyorum ama üniversitede beş vakit namaz da kılıyordum. Gerçekten de iyi gelmişti o zamanlar. Zor bir süreçten geçiyordum ve beynimi düşüncelerden arındırmak iyi geliyordu. İyi şeyleri oldurabilecek bir gücün varlığına inanmak güçlü hissettiriyordu. Ama iyi şeyler olmadı, iyi şeyler olmuyor. Bu dünyada biz insanlar varken kötülük her zaman olacak. Bu da bana adaletsiz geliyor işte. Yine de inanan birine saygım sonsuz."

İçtiğim cinler çenemin açılmasına sebep olmuştu.

"Vay be, namaz kıldın ve şimdi de inanmadığını söylüyorsun ha... Çok ilginç. Bilmiyorum, ben inanıyorum."

Bunun üzerine çok değişik argümanlarla gidip muhabbeti uzatabilirdim ama Batuhan'la din konuşmak şu an en son isteyeceğim şeydi. Çünkü ben onunla inandığı dinin yasakladığı bir durumu yaşamak istiyordum. O da istiyordu, şeytana uymak çok zor olmayacaktı. Sonrasında bir tövbe eder affedilirdi nasıl olsa.

"Neyse sence de çok konuşmadık mı sayın şutör? Hadi cinleri tazele bakalım."

Boş bardağı gözünün önünde sallayarak onu mutfağa yolladım.

"Şaka yapıyorsuuun. Bir tane daha ha?"

Gülümseyerek kafamı salladım şımarık bir şekilde.

Üçüncü cin tonikte başım dönmeye başlamış, çenem daha da açılmıştı. Biraz cinden biraz da aşktan sarhoş olmuştum.

Hemen öyle aşk olur muydu canım ilk görüşmede? Oluyordu işte, bende oluyordu yani. Batuhan'a âşık oluyordum. Elimde değildi, kaptırmıştım kendimi.

Kesinlikle kimyasal bir şeydi bu aşk ya da tutku mudur her ne boksa? Kendine engel olmak çok zordu. Zamanı mı gelmişti, doğru an mıydı bilmiyordum ama benim engel olabileceğimden çok daha yüce bir güç, tüm taşları yerine oturtmuştu.

Gülüşü öyle hoşuma gitmişti ki sürekli espriler yapıp onu güldürüyordum. Batuhan'ın kendisine henüz âşık olmadıysam bile gülüşüne çoktan vurulmuştum.

Bir insanın gülüşüne âşık olmaksa en tehlikelisiydi. Âşık olduğunuz gülüşü görebilmek, o gülüşün sahibini güldürebilmek için yapabileceğiniz ne varsa yapmaya çalışıyordunuz. Hatta zamanla, elinizden gelenin fazlasını yapmaya çalışıyordunuz siz gülmeyecek olsanız bile, sırf o gülsün diye... Sırf o gülsün diye... Neyse...

Benim onu güldürmek için yaptığım şey sadece basit esprilerdi şimdilik. Ama tehlikeli sularda yüzmeye başlamıştım.

Gülüşlerin arasında dudaklarını dudaklarımda buldum. Ne ilk ben yaklaştım öpmek için, ne de o. Bir baktık ki dudaklarımız birbirine mıknatıs gibi yapışmış.

İlk öpücükten sonra kendimi geri çektim gözlerinin içinde varlığını sürdüren o yaramaz ışıltıyı görmek için... Sağ gözünün kirpiklerinden bir tanesi beyazdı. O tek kirpiği bile öpebilirdim. Gamzelerini ortaya çıkaran hınzır bir gülümseme yerleşmişti suratına. Bana çoktan darbeyi vurmuş olan o gülüş...

"Bir cin daha?"

Gülüşünün izini zihnimde bırakarak ayağa kalktı ve boş bardağımı alıp mutfağa geçti. 

Dördüncü cin, salon artık boştu.

Masanın üzerinde bitmemiş cin bardakları yarın sabah dökülmek üzere kaderlerine terk edilmişti.

Odasına giden koridorda ellerimiz birbirimizin vücudunda dolaşırken, dudaklarımız hiç ayrılmıyordu. Bir ben onu duvara yaslayıp tadıyla kendimden geçiyordum, bir o beni duvara yaslayıp ellerini vücudumun tüm kıvrımlarında dolaştırıyordu. Koridor çok uzun değildi, ama biz bir türlü Batuhan'ın odasına varamıyorduk. En sonunda dayanamayıp kucağına aldı, elleri kalçamı kavramış bir şekilde odasına götürdü.

Onun yatağı, onun teni...

Etkilenme Nisan, etkilenme.

Boynumda dudaklarını gezdirirken nasıl etkilenmeyecektim ki?

Kıyafetlerimizin üzerimizde durmaya pek niyeti yokmuş, kolayca terk ettiler bizi. Omuzlarını öpüyordum, belimi sarıyordu. Sporcu olmasından olsa gerek öyle sert tutuyordu ki hareket bile edemiyordum. Hareket etmek de istemiyordum, kollarının arası olmak istediğim tek yerdi o an.

Her şeyimle onun olmak istedim. Sıcak teninin her yerine dokunmak, daha çok onu hissetmek... Aksın içime; en son anda bile, içimde kalsın istedim. O da aynı şeyi istemişti ve bütünlüğümüzü bozmadan son ana kadar birbirimizi hissettik.

Doymadık tenlerimize; saatlerce seviştik, bana saatlerce gelmişti en azından. Yorgun düşüp uyuyakaldığımızda huzurluydum. Onun yanında uyuduğum ilk huzurlu uykuydu.

Gece yavaş yavaş akarken, zamanın yavaşlığına denk düşecek bir ritimle dudaklarımız birleşti uyku arasında. İkimiz de uyku halinde, bilinçlerimiz dışında hareket ediyorduk. Sanki rüyalarımızın tadını öğrenmeye çalışıyorduk birbirimizin dudaklarından. Onun uykusu, benim dudaklarımdan en hassas yerlerime ulaşarak bedenimi uyandırıyordu. Benim uykum, dudaklarından kasıklarına doğru ulaşarak bedenini uyandırıyordu. Rüya mıydı bu, yoksa yine sevişiyor muyduk? Kendini bana yasladığında ve bacaklarımın arasından içime süzülen sertliği hissettiğimde tam anlamıyla uyanmıştım.

Evet, yeniden sevişiyorduk ve bedenim bu bütünleşmeye hemen adapte olmuştu.

Gecenin karanlığında nefeslerimiz birbirine karışırken, şehrin sönmüş olan tüm ışıklarını beynimizin içine kazımıştık. Öylesine bir cümbüş vardı, bedenlerimizde de beynimizin içinde de.

Havai fişek gösterisiyle söndü ışıklar. Batuhan yatağın kenarına oturmuş kızarmış yanaklarıyla bana döndü;

"Ne yaptık biz böyle? Uyuyorduk."

"İnan, ben de anlamadım. Sevişirken uyuyanına denk gelmiştim ama bayağı bildiğin uyurken sevişmeye başlamak nedir, ilk defa yaşıyorum."

Orgazm olmamıştım ama sevişmemiz o kadar keyifliydi ki sadece yanaklarım değil tüm bedenim al al olmuştu. Sonra yeniden uyumak için yatağa uzandık. Biraz çekinerek konuştu Batuhan;

"Şey, ben arkamı dönsem sıkıntı olur mu? Pek alışkın değilim biriyle uyumaya da."

"Sorun değil."

Ensesini öptüm o uykuya dalmadan önce. Huzurlu olduğuna yorumladığım bir şekilde dudakları kıvrıldı.

Ertesi günün tüm enerjisini önceki gece biz çalmış olacağız ki, kapalı bir havaya uyandık. İçimde güneşler açsa da maalesef gitmem gerekiyordu. Batuhan'ın da işleri vardı.

Ama bir türlü yataktan çıkamıyorduk. Küçük oyunlar oynuyorduk birbirimizin üzerinde yuvarlanarak. Sırt üstü yataktaydım, o da dizlerinin ve ellerinin üzerinde durarak benimle konuşuyordu. Yavaşça aşağı inmeye başladım.

"Ne yapıyorsun?"

Sesimi çıkarmadım ve biraz daha aşağı indim. İnerken de ellerimle iç çamaşırını sıyırıyordum.

Nefesimi ilk hissettiğinde gözleri zevkten kapandı, iç geçirmekten kendini alıkoyamadı.

Dilimle ıslattığım yerlerinde nefesimi gezdiriyordum ve daha çok irkilmesine sebep oluyordum. "Dur, daha fazla dayanamayacağım." diyerek beni yukarı çekmeye çalıştı.

Umursamadım, ondan hiçbir şekilde tiksinmiyordum ve karşımda böyle kıvranması hoşuma gidiyordu.

"Nisan, dur."

Durmadım. O da ufak bir inilti çıkararak gösteriyi tamamladı. En son noktasına kadar dudaklarımı ayırmamıştım bedeninden. Artık iyice hassaslaştığında dayanamayıp kaçırdı kendini gülerek.

"Of! Of! Çıldırttın beni!"

Tadından tiksinmemiştim, bu benim için oldukça garipti. Seksi severdim ama sınırlarım vardı, yapmaktan keyif almadığım şeyler vardı. Mesela şu an midemin bulanması ve öğürüyor olmam gerekiyordu. Ama ağzımda kalan tat beni rahatsız etmemişti.

"Dur, sana su getireyim." diyerek kalktı yanımdan.

O gelene kadar ben de şaşkınlık içerisinde nasıl böyle azgın tekeye dönüştüğümü anlamaya çalışıyordum. Bir erkeğin kasıklarında nefesimi gezdirmeyi bile sevmezdim ben. Hele de o kremsi sıvının tadı! Nefret ederdim!

Kesin kimyasal bir şeydi bu, kesin!

Kaç kere sevişmiştik? Üç? Dört? Her seferinde aynı tutku, her seferinde aynı heyecan... Bu kadar çıldırmış olmamız da çok saçmaydı. Ergenlikten hormonlarımız kaynıyor olsa tavşan misali pozisyondan pozisyona geçişimiz kabul edilebilirdi ama ikimizin arasında böyle bir çekim olması beni şaşırtıyordu. 25 yaşında bir kadın olarak ergenliğimi çoktan atlattığımı düşünüyordum, en azından azgınlıkla ilgili olan kısmını.

Suyu kafama dikerken o konuştu;

"Dün geceden beri yaşadıklarımız çok garip... Hep böyle misin?"

"Nasıl?"

"Yani böyle işte, bu kadar azgın?"

"Değilim tabii ki. Hatta azgınlığı bırak sevişesim bile yoktu uzun zamandır. Aseksüel olduğumu düşünmeye başlamıştım."

"Şaka yapıyorsun... İstersen duşa girebilirsin bu arada. Biz de takımla mangala gideceğiz diye sözleşmiştik, yoksa beraber kahvaltı yapardık."

"Sorun değil, eve geçeceğim zaten buradan, duşumu orada alırım."

Kalkıp ikimiz de hazırlanmaya başladık. Gerek yok dememe rağmen evden benimle birlikte çıktı. Sitelerinin dışına bıraktığım arabama doğru yürürken;

"Sitenin içine bıraksaydın keşke."

"Ne bileyim ben site içine giriş yapabileceğimi, hiç söylemedin ki."

"Tamam, bir dahakine sitenin içine gir. Bu kadar yürümene gerek kalmaz."

Arabanın dibine kadar benimle geldi.

Mart ayında İzmir'de hava soğuktu hala, ama ben yanıyordum.

Mutluydum.

O, bir ay sonra gidecekti. Bir daha hiç görüşmesem mi düşüncesi bile geldi aklıma. Ama güzel şeylerin yaşanabileceği duygusu bu düşünceyi anında yok etti. Batuhan daha İzmir'deyken, bu bir ayın tadını çıkarmalıydım. Henüz gitmiyordu ve gidene kadar olabildiğince onu yaşamalıydım. Üzülmeyi onun gittiği zamana ertelersem en azından şu anımın içine etmezdim.

Hem belki tek gecelik olarak kalacaktı onun için? Aramazdı bile? Bir daha görüşeceğimize dair birkaç şey söylemişti ama erkeklerin sağı solu belli olmuyordu. Sonuçta elde edeceğini düşündüğü şeyden, çok daha fazlasını elde etmişti.

Tekrar görüşecek miyiz düşünceleri içinde dudaklarına son bir öpücük kondurdum.

"Ne yapıyorsun kız, birileri görecek" diyerek etrafına bakındı çekingen bir tavırla.

"Ne varmış ya?"

Bir öpücük daha kondurdum dudaklarına onun neden çekindiğini anlayamayarak ve arabaya bindim.

Telefonu çıkardığımda ekranımda on bir tane cevapsız çağrı kaşlarını çatmış bana bakıyordu. Hepsi de iki gündür konuşmadığım eskiyecek sevgilimdendi. Cevap yazmayı sonraya erteledim. Yaşadığım gecenin keyfi hala tenimdeydi. Kimseyle uğraşmak istemiyordum.

Batuhan dışında kimse, umurumda değildi.


1 yorum: