30 Mart 2022 Çarşamba

Bir Anda


" Kim olarak, kimden gelerek ve kimden giderek vardım bu noktaya hiç bilmiyorum."

Arın usulca yaklaştı Hazal'ın yanına, çıplak bacaklarına bir öpücük kondurdu. Yüzündeki hınzır gülümseme öpücüklerinin arasında yaşamaya devam ediyordu. Dudaklarının ıslaklığı Hazal'ın teninin huylanmasına sebep oldu, öptüğü yerlerde kıl kökleri kabarıyordu usulca. Ayaklarıyla halıyı okşarken oturduğu yatağın kenarında pencereden görünen manzarayı izliyordu. Sonra birden döndü Arın'a:

- Seviyor musun beni?

Arın şaşırdı, Hazal'la vakit geçirmeyi seviyordu, onunla sevişmeyi, kahve içmeyi, yemek yapmayı, her zaman olmasa da bazen beraber uyumayı... Yine de bu soruya cevap veresi gelmedi içinden. Öpmeyi bırakıp sırt üstü yattı Hazal'ın bacağının yanına, bir süre tavana baktı. Belki Hazal başka bir şey söyler ve bu soruya net olarak cevap vermek zorunda kalmaz umuduyla bir süre bekledi. Hazal'ın gözleri üzerindeydi, cevap vermesi gerekiyordu. Bu garip sessizlik onu da sinir etmeye başlamıştı. Hazal'ın gözlerini yakaladı gözleriyle;

- Ciddi bir soru mu bu?

Hazal bu cevap karşısında bozulup bozulmayacağına karar veremedi, bu yüzden cevap vermesi için bir süre beklemesi gerekti. Arın kadar beklemedi, gözlerinin içine korkusuzca bakmaya devam ederek sorusunu yineledi:

- Seviyor musun beni?

Tonlaması daha farklıydı bu sefer, meydan okuma vardı. İlk soruşu merak doluydu, bu ise kılıçlarını kuşanmış kan dökmeye hazır bir askerin kararlılığını içeriyordu. Gelecek cevaptan korkmuyordu.Arın ise bu kararlılıktan korkmuştu, bakışlarını tavana çevirdi.

- Bilmiyorum.

Cevabıyla Hazal'ın göz hapsinden de kurtulmuştu, Hazal bakışlarını halıyla oynamaya devam eden ayaklarına çevirdi. Hoşuna gidiyordu halının kaba dokumasının derisini sıyırması.

- Ben de bilmiyorum.

Arın cevabını verdikten sonra tartışacaklarını düşünmüştü, şu ana kadar hep öyle olmuştu. Ne hissettiğini henüz bilmediği anlarda karşı taraf biz neyiz diye gelmişti ve ne olduklarını, ne olmak istediğini bilmediği için Arın hep kaçak dövüşmüştü. Gerçekten sevebileceği kadınların bile kalbini incitmişti, yanlış zamanda sorulan bir soruydu bu hep. Gerçi çoğunlukla istediği rahatça takılmaktı, kimseye sorumluluk duymadan... Tek eşli olmak ona zor geliyordu. Bir ilişki içerisinde olmak, hemen buna karar vermek onun için boğucu geliyordu. Olmasını istiyordu bir gün ancak o gün geldiğinde kendisi bile farkında olmamalıydı bu günün. Şapkadan çıkan tavşan gibi ta daaa bir ilişki içindesiin denmeliydi ona. Hazal'la ilişkilerinde tavşanın kulaklarını gördüğü zamanlar olmuştu aslında ama sonra niyeyse olmamıştı işte.

Sonra Hazal'ın sözüne gitti aklı, bu sefer sadece kendisiyle ilgili değildi durum. Hep sevilen taraf olmuştu, tamam hadi sevgili olalım dese olacağı soruların hükümdarı, karar mercii hep o olmuştu. Yanındaki kadının kararsızlığını paylaşması hoşuna gitse de bir aşağılanmışlık hissi de yokladı içini. Bu sefer o Hazal'ı göz hapsine aldı.

- Nasıl yani bilmiyorum?

- Öf be Arın, sen nasıl bilmiyorsan ben de bilmiyorum işte.

- Ee ne olacak şimdi? Ne gerek vardı bir anda böyle bir soru sorup tadımızı kaçırmaya?

Arın ayağa kalkıp pencerenin yanına geçti, bir sigara yaktı.

-Benim tadım kaçmadı, senin neden kaçıyor?

Sigarasının dumanını dışarı üfledikten sonra kaşlarını çatarak Hazal'a baktı, güneş yüzüne vuruyordu, güzel görünüyordu.

-Ne bileyim, sanki bu konuşmanın sonu bir daha görüşmeyelime gelecek gibi hissediyorum. Hep öyle oluyor.

Deneyimleri birbirine benzese de karşısındaki insanın hayatına her zaman farklı bir katkısı olacağını bilen Hazal gülümsedi, Arın'ın arkasından vuran güneş yüzünden ona net olarak bakamıyordu.

- Bir şekilde görüşmeye hep devam ettik senelerdir, hem görüşmeyi keseceğim diye canın mı sıkıldı bakalım senin? 

Tespiti karşısında Arın gülümsedi, itiraz etmek istedi ama gerek yoktu, gafil avlanmıştı.

- E yani ne güzel takılıyoruz işte.

- Başkalarıyla da takılıyor musun?

Cevap vermek için bekledi, sigarasından bir nefes daha aldı. Doğruyu söylemenin ona nelere mal olacağını kestiremiyordu. Dudağındaki kurumuş deriyi koparıp dişlerinin arasında oynamaya başladı ve ağzını açmadan Hazal'ı yanıtladı.

- Evet.

- İşte bu beni düşündürüyor, hastalık kapmak istemiyorum.

- Korunuyorum Hazal.

- He tamam o zaman.

Hazal'ın tepkisi düşündüğü gibi olmamıştı, gerçi içten içe bildiğini düşünüyordu başkalarıyla da takıldığını. Hep bilirdi, hiç sadece, sadece ikisinin olduğu bir zaman dilimini paylaşmamışlardı.

- Sen takılıyor musun?

- Flörtleşiyorum başkalarıyla evet ama sevişmiyorum.

Yalan söylemişti sevişiyordu da... Cevabını bu kadar hızlı vermiş olması önceden düşünülmüş bir cevap olduğunu gösteriyordu ama Arın anlamadı. Hazal yeniden sordu;

- Seviyor musun beni Arın?

Ona aşık olup olmadığını sormuyordu, farklı bir cevap bekleyen farklı bir soruydu bu. Sigarasını söndürüp pencerenin olduğu duvara sırtını yaslayarak yere oturdu.

-Seninle vakit geçirmeyi seviyorum.

- Sevişmeyi de seviyorsun.

- Evet.

- Başka?

- Bazen uyumayı da seviyorum, horlamadığın zamanlarda yani..

Hazal kahkaha patlattı. Arın da güldü.

- Başka?

- Ne başka başka ya... Seninle vakit geçirmeyi seviyorum yeterince genel bir cevap değil mi zaten?

- Benimle alkol alıp sohbet etmeyi seviyor musun mesela?

- Seviyorum.

- Alkol almadan?

- Şu an sevmiyorum! Sıkılmaya başladım çünkü.

Hazal yatağın kenarından kalkıp Arın'ın yanına geldi, karşısında bağdaş kurarak oturdu ve bir öpücük kondurduktan sonra çenesini Arın'ın yarım kırdığı dizine koydu. 

- Niye mızıkçılık yapıyorsun şimdi?

- Ne bu sorular bir anda?

- İlk soruma cevap vermediğin için irdeliyorum işte. Merak ediyorum benimle ilgili ne hissettiğini. 

- Senelerdir merak etmedin de şimdi mi merak ediyorsun?

- Anca kendime güvenim geldi.

Derin bir iç çekti Arın.

- Alkol almadan da seninle sohbet etmeyi seviyorum, konuşabiliyoruz.

- Arın?

- Efendim?

- Seviyor musun beni?

Gülümsedi bu sefer Arın.

- Tamam anladım, evet seviyorum sanırım. Sevmesem vakit geçirmem sonuçta değil mi?

- Sana aşık olmak isterdim. Seninle bir ilişkim olsun isterdim.

Utandığını belli etmemek için gülümsedi Arın, geçmişi anımsadı bir anda.

- Değil miydin bir zamanlar?

- Değilmişim.

Yine yalan söylüyordu. Sonra devam etti Hazal;

- Sen bana aşık olmak ister miydin?

- Hayır.

Bu sefer yalan söyleyen Arın'dı. Bu kadar güvensiz bir tavır sergilemese, heh tamam bu sefer oluyoruz galiba dediğinde başka bir sevgiliyle karşısına çıkmasa Hazal'a aşık olmak isterdi. Geçmişi düşününce bunun mümkün olmadığını biliyordu.

- Alınmalı mıyım?

- Hayır, ben bir ilişki istemiyorum sadece. Çok büyük bir sorumluluk gibi geliyor bana, hep aynı kişiyle sevişmek zorunda olmak o bağlılık üüüf içim daraldı, dur şuradan sigaramı alayım.

Sigarasına uzandı, Hazal da bir tane istedi. Arın'ın yanındayken sigara içmek keyif veriyordu ona, çok az insanın yanında bu tadı alırdı. Başka zamanlarda aklına bile gelmezdi içmek.

- Başka birisini arzuladıklarında insanlar ilişkilerini bitirebiliyorlar biliyorsun değil mi?

- Veya senin gibi aldatıyorlar.

Yüzünü buruşturdu Hazal.

- Geçmişte yaşandı onlar, şimdi kimseyle sevgili değilim.

- Her sevgilini benle aldattın. 

- Gurur duymalısın o zaman, senin varlığını dolduramamış kimse demek ki.

Arın da aslında aşık olmuştu Hazal'a, bir zamanlar... Hazal her yeni ilişkiye başladığında, onu tamamen kaybetme korkusu, onun tanıdık tenine dokunamama korkusunu aşk sanmıştı. Belki de aşktı, karşılığı hak etmeyen bir aşk, karşılığı olduğunda yok olan bir aşk. Ya da her ona aşık oluşunda Hazal başkasına gitmişti. Mümkün müydü böyle bir denk geliş? Güvenmiyordu ona, onunla sevgili olsalar onu kiminle aldatacağını kestiremiyordu. Kendisi de aldatırdı zaten.

- Sevgili gibi olduğumuz zamanlar oldu ama değil mi Arın?

- Sadece senle görüştüğüm zamanlar oldu evet, ama hiç emin değilim senin de sadece benimle görüştüğün zamanlara denk geldi mi bu?

- Ne takıldın be buna! Şöyle düşün, sevgililer gibi dolaştığımız, vakit geçirdiğimiz, seviştiğimiz, birbirimize özledim diyebildiğimiz bir zaman olmuştu. Sadece resmi olarak sevgili değildik bu yüzden ayrılmamız da gerekmedi.

- Aynen.

- Niye hep hayatımda oldun? Bu kadar uzun süre boyunca hayatımda olmanın ve hiç kopamamızın bir anlamı olmalı. Mantıksız geliyor, hep hayatımda ol istiyorum. Seninle sevgili olabileceğimi düşünmüyorum. Ama çok istiyorum!

- Birbirimiz hakkında bu kadar çok şey biliyorken pek mümkün değil gibi bu.

- Birbirimiz hakkında bu kadar çok şey biliyor olmamız iyi bir şey değil mi?

- Benim için değil, seni kaybetmek istemeyeceğim kadar.... hayır düzeltiyorum seni, seni kaybetmek istemeyeceğim şekilde seviyorum.

- Şu an birbirimizin hayatlarında olmamızın sebebi geçmişimiz, tüm yaşananlar biliyorsun değil mi?

- Biliyorum.

- Geçmişi bıraksak?

- Olurduk belki.

- Olurduk belki. Olmayacağımızı geçmişimiz ile garantiledik değil mi? Ama aynı zamanda geleceğimizde olacağımızı da yine aynı geçmiş garantiliyor.

- Sevgili olmayacağımız garanti de... belki sen sevgili yapar ve beni hayatından tamamen çıkarırsın, deniyorsun bunu hep. Bir gün başarılı olacağına inancım tam.

Omuzlarını silkerek cevap verdi Hazal. Onun da umduğu buydu zaten, ne olduğunu bilmediği bu ilişki bir şekilde sonlansın istiyordu. Arın'la ilgili ne istediğini bilmiyordu, sadece öyle ya da böyle bir sonuca bağlanmasını istiyordu. Arın'dan kaçmak için başkalarıyla birlikte olmayı denemişti önceden, nefsine hakim olamayıp bir şekilde yine Arın'la görüşmeye devam etmişti sonra. Ona olan hisleri ve aralarındaki ilişki yalama olmuştu bu yüzden,  Arın'a aşık olsa bile hâlâ, bunu gerçekten hissetmiyordu. Belirsizlik canını sıkıyordu, yakında yine bir sevgili yapar Arın'ı çıkarmak isterdi hayatından. Sonra yine beceremez, bu ne olduğu belirsiz ilişkinin içine yine sokardı kendini. 

-Gitmem lazım artık benim, dedi Arın saatine bakarak.

Öpücükle uğurladı Hazal onu. Pencereye doğru ilerledi Arın'ın gidişini izlemek için, sigara paketini orada unutmuştu. Bir sonraki gelişinde kullanması için olduğu yerde bıraktı paketi. Hayatındaki varlığını seviyordu Arın'ın. Birlikte olmaları için ne çok sebepleri vardı aslında.

Başını kaldırıp pencereye bakmak istedi Arın ama Hazal ile göz göze geleceğini biliyordu. Cebinde sigara paketinin boşluğunu hissetti. Bir sonraki gelişine kadar saklardı Hazal paketi, en azından bu konuda onu tanıyordu. Hayatındaki varlığını seviyordu Hazal'ın. Birlikte olmamaları için bu sebep yeterliydi aslında. 

Bir anda aynı his geçti ikisinin de içinden.

Bir anda karar vermişlerdi, bir anda nereden çıktığı belli olmayan bir soru ile olması gerekeni gördüler.

Arın'ın sigarayı bırakma kararı aldığı gündü. Hazal'ın ise sigara içerken kimseye eşlik edesi gelmedi o günden sonra.


6 Mayıs 2021 Perşembe

 

                                              BARBAROS BULVARI 

 

 

 İlk aşklar hep bir acı bırakır kalpte.

 

İlk aşk, ilk ayrılık. Belki de tek gerçek sevgi, acısı dinmeyen.

 

 

Yürümenin mutluluk hormonu salgılattığına dair bilimsel açıklamalar var. Bu bilginin de etkisiyle belediyenin biz sevgili halkına özel olarak tahsis etmiş olduğu ulaşım araçlarını kullanmak yerine, yürümeyi tercih ediyorum çoğu zaman. Özellikle Barbaros Bulvarı’ndan aşağı sallanmak tam bir terapi oluyor benim için. Yokuş yukarı çıkarken biraz sorun yaşıyorum ama Yıldız Parkı’nda oturmakla kendimi ödüllendirince “İyi ki yürümeyi seçmişim.”  diyorum.

           Bugün de ruh sağlığımı dengede tutabilmek için havanın yağmurlu olmasına aldırmadan attım kendimi dışarı. Yürümeliydim, Barbaros Bulvarı’nın tepesine tırmanmalıydım. Yorulmalıydım, o kadar çok yorulmalıydım ki tekrar eve dönüp yatağıma girdiğimde düşünmek için fırsat bulamamalıydım. Aslında hayal kurmayı, düşünmeyi çok severdim. Sabah otobüse bindiğimde kitap okumayı seçmişsem, akşam dönerken “düşünmeyi” seçerdim.

           Düşüncelerimi hayatımda uygulayamadığımda sinir ve stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu tabii, bazen elimden gelmiyordu düşündüklerimi yapmak. Ama bugün yapacaktım, onu da çağıracaktım. Planlamamıştım söyleyeceklerimi, güzel kısmı göreceli olsa da, güzel şeyler söylerdim, en azından içimi dökebilirdim.

           O’nun dışında sıkıntımı anlatabileceğim birkaç iyi arkadaşım vardı. Yine de sorunun sahibi, sorunu daha güzel çözer düşüncesindeydim. Açık olmak gerekirse biraz da onun canını acıtma derdindeydim. Çaresizlik içimde mesken tutmuş; ellerimi, ayaklarımı buharlaştırmışken onun da kötü hissetmesini ve bunu görmeyi istiyordum.

            Ayakkabılarımı bağladıktan sonra cebimden çıkardım telefonu. Numarası kayıtlı değildi, silmiştim. Beynimden silmek için de bir seçenek olsaydı çok memnun olurdum, hem numarasını hem de anılarını... Oysa o kadar da uğraşmıştım bari numarasını unutayım diye, beynimi kandırmaya çalışmıştım tüm telefon rehberimi ezberlemeye çalışarak. Hiçbir işe yaramamıştı.

Düşünmeye bile uğraşmadan kendiliğinden parmaklarım numarasını tuşlayıverdi. Numarasını hiç tereddütsüz yazdığım için kendime söverek arama tuşuna bastım. Bir saniye bile aramamayı aklıma getirirsem arayamazdım, bu yüzden kalbim göğsümü delip geçecek gibi atarken telefonu açmasını bekledim.

            İki aydır onu aramamayı, görmemeyi becermiştim. Ama bugün farklıydı. Bugün onun doğum günüydü. Artık birbirimizden uzaklaşmaya karar vermiş olsak da doğum gününü kutlamamı beklerdi, bense daha fazlasını yapmak isterdim geçen sene olduğu gibi. Yine beklediğinden fazlasını yapacaktım ama bu ikimizi de mutlu etmeyecekti.

            Telefon açıldığında bir an için konuşamadım, farkında olmadan nefesimi tutmuştum.

“Efendim? Alo? Tuana orada mısın?”

    Numaramı silmemiş demek, acaba ne diye kayıtlıydım artık telefonunda… Belki o da unutamamıştı, eskiden benim sadece onun sesini duymak için kullandığım bu rakamları…

“Evet, buradayım. Sesini alamadım. Ne yapıyorsun?”

“ Oturuyorum evde, sen ne yapıyorsun? Nasılsın? Önemli bir şey yok ya?”

“Aslında var. Bu yüzden seni görmek istiyorum, Yıldız Parkı’na gelebilir misin?”

             Oluşan sessizlikten gelip gelmeme konusunda kararsız olduğunu anlayabiliyordum. Kendimi en kötüsüne hazırladım, neden gelsin ki? Benim için neden uğraşacaktı, artık ben onun özel insanı değildim. Beni artık insan olarak bile sevmiyor olabilirdi.

             İkimiz de inatlarımız ve hırslarımız uğruna birbirimizden vazgeçmiştik. O bu ayrılığı kaldıramayıp başka birisini sokmuştu hemen hayatına, biraz olsun sabredememişti. Beraberken özgürlüklerimizi kısıtlayıp ilişkimize zarar veriyorduk, biraz nefes alıp bunların ayırdına varabilmemizi istemiştim ben. Elde ettiğimse çocukluğumun, masumluğumun öylece yitip gitmesiydi. İlk defa bir yerim kesilmeden canım bu kadar çok yanmıştı. Ağlamak beni rahatlatmıyordu, ağlamamaksa mümkün değildi.

“Tamam. On dakikaya çıkıyorum ben evden, her zaman oturduğumuz bankta beklerim seni.”

             Kapadım telefonu; kavgalarımıza, sevgi gösterilerimize, dengesizliklerimize, büyümemize tanık olan o banka doğru yürümeye başladım. Ne gariptir ki; beynimde hiçbir kelime, hiçbir düşünce yoktu. Koca bir boşluk sadece… Sanki yürürken kendimden geçmiş gibiydim, nasıl olduğunu anlamadan bankta buluvermiştim kendimi. Beş dakika sonra burada olurdu, ne söylesem diye düşündüm ama düşünmeyi beceremedim. Öylece bekledim.

             Yağmur damlaları ufak ufak yüzüme düşmeye başladığında daha fazla yağmamasını diledim. Yoksa evlerimize gitmek zorunda kalırdık. Bugün onun doğum günüydü, yanından ayrılmayı hiç istemiyordum. Lütfen, daha fazla yağmur yağmamalıydı.

“Benden önce gelmişsin.”

“Evden çıkarken aramıştım seni, biraz yürüyecektim sen gelsen de gelmesen de.”

            Ayağa kalktım, ama sarılmadık birbirimize. Hâlbuki ne çok isterdim şimdi bana sarılıp geçti diye avutmasını. Boğazım düğümlendi, oturdum tekrar. O da yanıma oturdu.

            Başım yere eğik;

“Doğum günün kutlu olsun.”

Yüzüme zoraki bir gülümseme koymaya çalışarak devam ettim.

“Yanında olmak istedim sadece, artık başka biri yanında olmalı bugünde biliyorum ama bencilliğimi mazur gör.”

            Tepkisiz bir şekilde konuştu.

“Teşekkür ederim, bugün özel bir şey yapmayı planlamıyorduk biz. Onun şehir dışına çıkması gerekti, benim de doğum günüdür yılbaşıdır çok önemsediğim şeyler değildir, biliyorsun.”

“Evet. Ama senin doğum günün benim için çok önemli, sen de bunu biliyorsun.”

“Artık o kadar önemli olduğunu düşünmüyordum, aslında görüşmek istemene bile şaşırdım. İki aydır konuşmuyoruz, okulda beni gördüğünde kaçıyorsun. Seni merak ediyorum, etrafındaki insanların ağzından bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama herkesi korkutmuşsun kimse senin hakkında bir şey söylemiyor bana.”

“Haksız mıyım? Senin böyle tepki vermene de ben şaşırdım. Hayatında başka birisi var ve bir zamanlar beni sevdiğin gibi seviyorsun onu. Benle ilgili her şeyi hayatından çekmeye hakkım var, senin beni sorduğunu duymak canımı acıtıyor. Hem niye soruyorsun ki, kötü olduğumu biliyorsun ama bunu düzeltmek için yapabileceğin bir şey yok. En son buluşmamızda sana sarılmamak için zor tutuyorum kendimi demiştin, ama kendini zor da olsa tuttun ve bunu istikrarlı bir şekilde devam ettirmeliyiz. Sadece, bugün tek başıma kaldırabileceğim bir gün değildi. Belki de hata yaptım seni aramakla…”

            Sustuk. Öyle bir çizgideydik ki bir parça duygu değişimi ya birbirimize sarılıp salya sümük ağlamamızı sağlayacaktı ya da kendi kendimizi bu hale getirdiğimiz için eşek sudan gelene kadar birbirimize dayak atacaktık.

"Hayır, hata yapmadın."           

            İçimi çekerek arkama yaslandım. Kim derdi ki yirmi bir sene önce doğan bu çocuk; ondan çok ayrı bir yerde, bambaşka bir hayatın içinde doğacak olan bir kız çocuğunun hayatını böylesine etkileyebilecek… O kızı güldürecek, hayatının en güzel üç senesini yaşatacak, en büyük depresyonlardan birine sokacak ama kız çocuğu ayrıntılar büyük de olsa onlara takılmadığında, hâlâ onu mutlu edebilecek… Şu an sadece yanımda oturması bile beni mutlu ediyordu örneğin.

“Recep, iyi ki doğdun da bana âşık olmayı öğrettin.”

Birden böyle bir cümleyle karşılaşınca afalladı, şaşkınlıkla suratıma baktı. Aklından o kadar çok şey geçiyordu ki, hangisini seçip bana söyleyeceğini bilemiyordu. Gözlerinin içine biraz daha iyi baksam beyninin içinde dolaşan kelimeleri görebilecektim neredeyse. O bir şey söyleyemeden ben devam ettim, artık gözlerinin içine bakamıyordum. Ağlamaktan korktum.

“İyi ki doğdun da bana hata yapmayı, pişman olmayı, gerçekten üzülmenin neye benzediğini, sevmenin ne demek olduğunu ve en sonunda kabullenmenin çok can yaksa da tek çözüm olduğunu öğrettin. Umarım öğrettiklerini hayatımın her evresinde hatırlayarak hareket edebilirim.”

“İkimiz de çok hata yaptık Tuana, benden sıkıldığını söylemiştin ayrılmadan önceki son tartışmamızda. Sözlere dökmeden önce bitmiştik biz, tartışmalarımız çekilmez bir hâl almıştı. Belki de kendimi kandırıyorum, bilmiyorum. Neden hala kopamadık, ona da anlam veremiyorum. Beraber büyüdük biz, ben inanıyorum ki yanında olmasam da sen en güzel şekilde devam edeceksin hayatına. Güzel şeyleri hak ediyorsun, hep bunun için dua ediyorum.”

“Evet, beraber büyüdük. Ama ben büyümeyi hiç istemezdim, her buluşmamızda seni zorla çocuk parklarına sürüklerdim, hatırlasana… Büyüdüğümü düşünmek istemiyorum, korkuyorum. Ama bunun başlangıcının senin kollarındayken olmasıyla avutuyorum kendimi. Tek başıma değildim en azından. Yine de Recep, keşke sen de hataları affedebilmeyi öğrenseydin. Keşke ben de sana hayatını yokuşa sürmemeyi öğretebilseydim. Bittik diye inat ediyorsun, beni tekrar hayatına sokacak gücün yok. Cesur olmayı öğretebilseydim keşke, böylece gözyaşlarını rahatça akıtabileceğin tek omuz olabilirdim. O kadar çok keşke var ki, hepsi yumak yumak boğazımda birikiyor ve ben bunları boğazımı kanatsa da yutmak zorundayım.”

           Son cümlemi söylerken sesim çatallaşmış, gözlerim dolmuştu. Onun karşısında ağlamak istemiyordum, kendimi iyice zavallı hissedecektim. Başımı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım, ufak yağmur damlaları yüzüme düşse de gözlerimi kırpmamaya çalışıyordum.

           Recep de benzer bir haldeydi, ama o kafasını yerden kaldırmıyordu. Benim söylediklerimi düşünmemek için yerdeki taşları bile sayıyor olabilirdi.

“Seni tekrar hayatıma sokmak istemiyorum, seni sevmediğimden değil. Biten bir şey bitmiştir. Neden birbirimizi yıpratalım ki, tüm arkadaşlarımıza biz yeniden beraberiz mi diyeceğiz, hiçbir şey olmamış gibi el ele mi dolaşacağız? Hem ben Pelin’i seviyorum. Belki seni daha çok seviyorum ama onunla bu şekilde oynayamam. Seni unutamadığımı bildiği halde yanımda, senin için ağladığımı bilse de bana sarılıyor. Onu yüzüstü bırakamam.”

 

           Sinirlerim alt üst olmuştu bir anda. Nasıl her şeyin farkındayken, yanlış kararı verip yanlış insana gidebilirdi? Hiçbir anlam veremiyordum. İyi kötü tüm hislerim birbirine karışmıştı, dengesizliğin doruklarındaydım. Git demek istiyordum ona, ama gitmesine göz yumacak cesaretim yoktu.

           Konuşmak için ağzımı açtım, ama boğazımdaki tıkanıklık bunu engelledi. Birkaç defa yutkunup tekrar denedim. Konuşmaya çalışmak bile işkence haline gelmişti.

“Haklısın, ben de bencil olmamalıyım. Bana öğrettiklerini başkalarına da öğretmen gerek ki onlar da sana teşekkür edebilsinler, iyi ki doğdun diyebilsinler.”

“Tuana lütfen!”

Dayanamayarak kollarıyla sardı beni. Nasıl da özlemiştim kokusunu…

Buna bir son vermeliydik. Birbirimizle hiç görüşmesek de hala yerimizde sayıyorduk, hayatımızı ne kadar değiştirsek de birbirimizin kötü bir alışkanlığı olmuştuk. Bunun ölene dek devam etmesini istemiyordum. Rahatlamak istiyordum, aklımdan çıkmalıydı. Demek ki gerçekten bitmeliydik, düşündüğümüz kadar güçlü değildi sevgimiz. O zaman üzülmek için de bir sebep yoktu.

Kollarından sıyırdım kendimi, ellerimin arasına aldım bakmaya doyamadığım suratını.

“Hiç üzülme olur mu? Senden bizi diriltmek için çok şans istedim, sen bu şansı bana hiç vermedin. Ama böyle olması gerekiyormuş, seni de suçlayamıyorum. İstemediğin bir şey için seni nasıl suçlayabilirim ki? Olur ya, bir gün denersek başarırdık aslında diye düşünürsen, arama beni. Söyleme bana. Bundan sonra seni görmek istemiyorum; özel günlerimizde bile hatırlanmak, hatırlamak istemiyorum. Hatta şu an içimdeki fırtınayı nasıl söndüreceğimi bilmediğimden ölmek istiyorum, ağlarken uyuyakalmak istemiyorum artık. Ölmek istesem de seni hiç görmemeyi istesem de senin kokunu duyma, tenine dokunma, eskiden kalma birkaç duyguyu senle paylaşabilme arzusuyla beni hayata bağladığın için iyi ki doğmuşsun.”

İkimiz de hızlanan yağmurla beraber gözyaşlarımızı tutamaz olmuştuk. Bambaşka yollardan gitmeliydik artık, neyi nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Üstesinden nasıl gelirdik? O benim alışkanlığımdı, damarlarımda geziyordu onun dokunuşları. Ona bağımlıydım. Ben de onun için bir alışkanlıktım, ama doz aşımına maruz kalan sadece ben gibi gözüküyordum.

Son bir kez şansımı denesem mi diye düşündüm, aynı yolda yürümeye zorlayabilirdik kendimizi. Pelin'e yazık olacaktı belki ama benim enkazım üstüne bir bina dikmeyi deneyen oydu.

Hayır, kendimi daha fazla küçük düşüremezdim.

“Görüşürüz, bir gün elbet karşılaşırız.”

Burnuna bir öpücük kondurdum. Banktan kalkıp Barbaros Bulvarı’na yöneldim. Onla ayrıldığımız gün de hava böyleydi. Arkama bir kez baktım, hala banktaydı. Bana bakmadı, ben de yürümeye devam ettim.

Zaman demişti herkes, zaman gerek.

Aradan on sene geçti, hâlâ Barbaros Bulvarı’nda yürürken boğazım düğümlenir. Sanırım zaman, benim iyi bir dostum değil.

11 Haziran 2020 Perşembe

PAMUK


YAZILANLAR TAMAMEN KURGUDUR, GERÇEK KİŞİ VE KURUMLAR İLE İLGİSİ YOKTUR.


Aklımda kalanlar ve kılıfından sıyrılanlar. Aldığımız alkolün damarlarımızda gezinmesi ve beraberinde gelen sersemlik hissi. Kim itmiş, kim serseri? Kim o arkamdan ittiren lan beni?

-                    -   Pardon, abi.

Hah şöyle yola gel, gelmediğinde yol olmaz çünkü. Başlamayacaksan hiç bitirme, dur lan öyle olmadı, hayat dersi verecek bir cümle söyleyelim dedik sapıttık. Tamam ben sana şey diyeyim, ne diyeyim? Buldum, mesela başlamadan bitiremezsin. Bu da çok klasik oldu. Olsun klasik güzeldir, tömbeki ahenginde bir zehirdir. Bilmediğini süslediğin, bildiğini tütsülediğin en kıytırık elemdir. Profesyoneldir de aynı zamanda, “bu bir klasik” dersin yedirirsin elitinden en kokoş hanımına.

Hanım dediysek yanlış olmasın, kafiye oluyor diye söyledik. Yoksa beyler de var kenarda.

Söyleyecek sözün varsa gel buyur, söyleyemediğine bulunur bir kusur. Ama çok çekemem kısa kes, burada aradığım huzurdur.

Hüüüp bu ne be! Yahu sizde taze çay yok mudur?

-                     -   Pardon, abi.

Hay abine senin… Pardon çıkalı eşşekler çoğaldı derdi rahmetli babam. Çevresinde öyle çok eşşek vardı ki, dört ayaklısını ayırt edemezdi.

Neyse o değil konumuz, biz burada mühim bir mesele için buluşmuşuz. Bilen bilir bizim sülale erkekleri hep aynı yaşta nalları dikiverir. Ben de geldim altmışıma, rahmetime erdiğimde tespih koleksiyonum sizindir. Bağlarım bahçelerim oğlanlara, katlarım yatlarım kızlara, ha şu karşımda oturan dul Hüsnü de benim karıya koca olsun, vasiyetimdir.

Hey hoy şşt Hüsnü bilirim gençliğinde yanıktın Safiye’me, ananla anam konuşurken duydumdu da siz istemeye gitmeden gönderttirivermiştim bizimkileri Safişim bana yar olsun diye. Güzel yaş aldık, güzel yaşlandık. Sanma benim karıyı öyle mal gibi vasiyet ediyorum sana ha, sen kul köle olacaksın ona. Daha var onun vakti zamanı bu dünyada, yalnız geçirmesin verandada oturduğu zamanı. Yani vardır rızam diyorum işte, ben göçünce konuşursunuz onu.

Bak şimdi dördüncü kadehe geçiyorum, çenem biraz daha açılacak. Şu işi tatlıya bağlamadan sızmasam bari… E bünye yaşlandı, aslan sütünü kaldıramıyor eskisi gibi.

Şşşt Hüsnü… Şu yaşıma kadar hiçbir cenazeye katılmadım ben, hiç ölü de görmedim, ölü de yıkamadım. Hep bir pamuk olayı söylerlerdi, oradan buradan uydururlar sanırdım. Geçen gün imamla konuştum nasıl oluyor bu işler diye. Bilirsin benim pek alakam yoktur duasıyla cumasıyla, hele hele pamuğuyla.

Gel dedi göstereyim neler olacak, hop dedim imam efendi henüz ölmedik.

Yok dedi yıkanacak ölü var, madem merak edersin gel gör.

Dur bu kadehi de doldurmadan anlatamayacağım galiba.

Oh.. Biraz fazla kaçırdım. Neyse ne diyorduk, hah imam dedi ki gel amca, geleyim bakalım dedim. Girdik içeri, eller meller yıkandı taş mermer üzerinde cıbıl bir adam yatıyor. Benden gençtir.

Ailesi bir şey demez mi dedim imama, garibanın tekiymiş zaten duysalar en fazla teşekkür ederlermiş bana. İyi madem eyvallah, başlayalım yıkamaya. Ölü adamın mahremini görmek de garip geldi biraz ama benimki de iki senedir ölü olunca bünyede olmadı çok yadırgama.

Dürtme kız Safiş, hadi tamam üç sene olsun ama üstüne çıkmam. Üstüne çıkmam dedim ama istemediğimden değil zaar, kız Safiye. Napsak Ölmeden şu haplardan mı denesek kız, hoşuna gitti di mi, hadi doldurayım sana da bir kadeh daha da yüzün rakıdan kızardı sansınlar.

Biz yıkadık adamın orasını burasını, e dedim iyiymiş bu kadar temiz gideceksek. Baktım ortalıkta pamuk da yok, beni kandırmışlar dedim. İmam bi’ baktı bana dedi ki pamuk yok. Dedim ne pamuğu

Anlattı bu, çeneyi bağla, kulağa ve de burna, hoop bi de makata!

Oy anam demişim orada bi zıplamışım geriye, döktüm ölüyü temizlediğimiz suyu üzerime. Yok dedim imam ben sokamam göte. Dedi ölünce ne bilecen halledivercez iki saniyede.

Toprakta çürüyeceğiz nasıl olsa imam efendi bunun amacı ne? Böceklenmeyelim diyeymiş, yavaş yavaş çürüyelim de içimizi böcekler yemesinmiş. Ya ben zaten çürümüşüm bu bedenden daha ne hayır gelecek toprağa, dedi ki olmaz prosedür bu.

Ölü gibi buz kesince orda sırıttı imam, istersen vereyim bi’ pamuk da hazır ölü gibi gözüküyorken kendin hallediver diye dalga geçiyor benle. Dua etsin ölü vardı yanımızda, ölüye saygıdan sövmedim anasına bacısına. Gerçi yoktur benim lügatımda öyle ana bacıya küfür de işte bi’ sinirlendim ince.

Gitti bu pamuk getirmeye, ben de siliverdim alnımdan akan teri kolumun tersiyle. Ne çirkin işmiş bu çekip gidiversem diye düşünürken geliverdi imam söylene söylene. Hayrı olmaz ya bu durumun sorayım dedim hayırdır. İnanır mısın koca mekanda bitmiş pamuk, ama başka bir çözüm bulmuş bizim imam değil ya lavuk. Yine bir telaş gitti içeri elinde tabanca, ama oyuncak tabanca. Sonra yaklaşınca benim gözler anca gördü de kestim, oyuncak tabanca da değil, bildiğin silikon tabanca. Elim ayağım boşalıvermiş orada dedim imam benden bu kadar daha fazlasını görmeye yüreğim dayanmaz, bu kadarı yetti bana. Tuttu elimden çevirecez meftayı hayatta bırakmam diyor ısrarla.

Hazırladı silikonu delikleri doldurmaya. Bir yanda soruyorum ben de bu yaptığın günah falan olmaya? Diyanet açıklama yaptı, her yol mubahmış ölüyü hazırlamaya, gelişti dedi zaten teknoloji üç beş seneye sokacak başka şey çıkarırlar hatta.

O iş bitene kadar bi beş yaş daha aldım ben ama. Hallettik, ben de verdim kararımı ölünce ne yapacaklar bana. Pamuğa razıydım bi ara, ama bulamazsa bu imam pamuğu, sıkacak silikonu bana. Hadi diyelim onu da bulamadı ne sokar düşünemiyorum daha! O yüzden sizden son dileğimdir yakın benim bedeni ben gözlerimi ilelebet kapayınca.

Neyse artık dağıtalım bu sofrayı daha da söyleyeceği olan yoksa. Geçirecek sayılı günüm kaldı Safiş’imin koynunda, bedenime dokunacak tek pamuk artık onun tenidir bundan sonra. Kalın sağlıcakla.


19 Kasım 2019 Salı

DELİ Mİ NE?


Yoldan geçen bir adamın ruhuyum ve bir kadının sözlerinin katranında yontulmuşum. Nerede olduğumun bir önemi yok, orada değilsem olduğum yerde mutluyumdur. Kim aradı beni zaten yağmurlu gecelerde? Belki de sıcaktan terlemiş bir şekilde uyandığında o Temmuz gecesi, kabuslarında belirdi gözlerimin kahvesi.
Kadın mıyım, erkek mi? Hadi bana deli de, istemem ben hiçbir cinsiyeti. Ama severim kadını da, severim erkeği de. Şöyle erkek gibi elimi masaya vurup heyt ulen demek de güzel, ayna karşısına geçip kadın gibi vücut hatlarımı incelemek de. Bu tavırları ne zaman cinsiyetlere mal etmişiz acaba? Temeline bakınca mantıksız geliyor insana. Şöyle kadın gibi elimi masaya vurup heyt be demek de güzel, ayna karşısına geçip erkek gibi vücut hatlarımı incelemek de. E böyle de oldu bu cümle, mis gibi oldu hem de. Demek ki olay insan olmakta bitiyor aslında. İnsanım ben, biliyorum.
Kendimi biliyorum ben ama, başkasına bunu bildirmek neden önemli onu çözemiyorum işte.
Sen diyorum sen, sorgulayamazsın beni.
Kim oluyorsun sen?
Ne baktın canım orama burama? Sana mı kaldı benim güzellik anlayışım hakkında yorum yapmak? Sevmiyorsan git seveceğini bul işte, bana bulaşma. A a deli mi ne…
Ama madem sordun, söyleyeyim, çünkü en azından sordun; kendimi tam olarak böyle harika hissediyorum!
Rahat mıyım bu daracık elbise içinde? Sana ne be! Neyse madem yine sordun söyleyeyim, iletişim kurmaya çalışıyorsun belli ya da rahatlatmaya çalışıyorsun biraz kendini.
İlk mi?
Belli.
Pijamalarımla olduğum kadar rahat değilim tabii ki, ama kafam rahat. Hoş hissediyorum. İyi hissediyorum yahu var mı daha ötesi? Hem rahat olmasam ne olacaktı? Sen mi haklı çıkacaktın? Bu sefer de ben soruyorum, cevap versene.
Aman istemem senin düşünceni, anladım ben seni. Toplum baskısıyla kısırlaştırılmış zihinlerin cinayetinden başka bir şey değil kelimelerin. İyi niyet göstermeye çalışırken her tükürüğünle zehirliyorsun beni, sözüm ona hak veriyorsun bana. Ama değişmeye çalışanı yadırgıyorsun bağında sadece kara üzüm yetiştirdiğin bağnazlığınla. Bu yüzden kötü şarabının tadı, bayağı iyi demek isterdim ama iyi’si fazla geliyor. Şarabın da senin gibi, bayağı!
Ama bak geçiverdi senin basitliğine olan kızgınlığım tek bir derin nefes alıp verişimle. Artık aştım bunları, salıveriyorum.
Sanma her zaman bu kadar kolay salıverirdim, ilkleri çok ağladım. Hatta erkek adam ağlamaz dediler, o yüzden de ağladım. Dedim ki o zaman erkek olmayalım, insan olalım. Kadınlar her şeye ağlar dediler, ben yine ağladım. Sürekli bir şeyler dediler çünkü, kimse sormadı nasılsın diye. Ay sen de haklısın, nasıl sorsunlar? Ağlıyoruz, üzüntüden olmayacak da başka neyden olacak? Ama demek istediğimi anladın işte, nasıl olduğumu sormak değil olay. Ağladıkça akan burnumu koluma silmek yerine, en azından peçete uzatan birini bulabilmekti yalancıktan da olsa. Tek başına zor oluyor çünkü, neye uğraşıyorum ki diyorum bazen. Niye uğraşıyorum ki?
Sahi… mutluluktan ağlamak diye bir şey de var, değil mi? Ağlanacak kadar olmasa da mutluyum ama ben. Gerçekten… Sen, sadece sana ait ama aslında tüm milletin düşündüğünü sandığın yargılarınla konuşurken rahatça, rahatça ağlayamamak gücüme gidiyor birazcık. Onun dışında mutluyum.
Her zaman bu kadar konuşmam ha… ama senin gibi “ay ben bilirim”ciyi görünce dayanamıyorum, senin bildiğin gibi değil işte o işler…
Neyse ne, hadi bakalım dökün ve de dökül. Bizde nakit işler.

21 Ağustos 2019 Çarşamba


















YAZILANLAR TAMAMEN KURGUDUR, GERÇEK KİŞİ VE KURUMLAR İLE İLİŞİĞİ YOKTUR.

Sandığınızdan Farklı Ne Vardı?

Dök dök, aklında ne varsa dök gitsin birden. Dikkat etme kurallara, ya da kelimelerin doğruluğuna.
Yaz gitsin.
Ne görmüştün dün gece rüyanda? Ha o müthiş fikir, n’oldu sahi, bir mantığa oturttun mu? Oturtamadın değil mi? Aman olur öyle, boş ver sen, dök içini gitsin. Kime ne lan senin seviyorum diye bebek gibi ağlamandan. Erkek adam ağlamazmış, sıçtırtma şimdi ağzına. Seviyorsan ağlayacaksın tabii.
Tamam tamam ama şimdi kes zırlamayı, anlat bakalım nereden geldin sen buraya?
Nereden geldim ben buraya?
Yalnızlıktan geberen adamın tekiydim ben. Çok çirkin değildim ama pek şansım yoktu herhalde. Bakıyordum millete ne karılar bulup takıyorlardı kollarına, lan diyordum benim neyim eksik? Belki biraz fazla kıllıydım ama ne maymunlar eş buluyor da yuva kuruyorlardı. Bense anca pencereden kuşlara ekmek kırıntısı bırakıyordum işte.
Sevememiştim şu yaşıma kadar doğru düzgün. Ben sevmiştim aslında sevmesine de onlar bilmemişlerdi hiç. Öyle içimde yaşamıştım hep. Ama insan istiyordu işte… Evde ses olsun, ikinci bir tabak daha olsun sofrada. Evleneyim de istiyordum hani… Düğün müğün yapacak para yok ama insan niyetlenince yapardı. Kredi çekilirdi, borç alınırdı. Peder destek çıkardı, bulunurdu işte bir yolu.
Vardı aslında yanık olduğum bir hatun. Arka sokaktaki Hıdır Baba’nın ortanca kızı… Hıdır Baba’dan korkar tüm mahalle, bendeki de ne cesaretse hoşuma gidiverdi işte kızı. Arada denk geliyorduk markette, aynı semtteydik üç senedir. Artık göz aşinalığından mıdır nedir gülümseyerek başıyla selam verip de geçiyordu yanımdan. Ben de gülüyordum tabii, selam vereyim diye değil de onun gülümsemesini gördüm diye bir mutlu oluyordum işte. Bir yandan da olmaz diyordum, bu kız bana gelmez, beğenmez beni. O beğense zaten Hıdır Baba beğenmezdi.
Bir gün artık baktım ekmek kırıntısı bıraktığım kuşlar bile çift uçar olmuş, sıçarım lan böyle işe gidip konuşacağım ben bu kızla dedim. Adı da Yaren’miş. Ne güzel seslenirdim ona Yaren’im, yârim diye… Olur mu olurdu ha. Neyim eksikti maymunlardan, oldururduk bir şekil.
Akşam yemeklerinde hep bunu gönderirlerdi markete, belledim saatini. Çok özenmedim ama güzelce giyinip gittim markete iki ekmek almaya. Baktım kız da tam kasada, allaaah dedim yürü oğlum ilahi düzen senden yana. Kasada bakıp yine gülümsedi tabii bana, aldım ışığı durur muyum? Beş lirayı kasaya bırakıp üstünü bile beklemeden kızın arkasından çıktım marketten.
Dedim ki, “Pardon iki dakkanızı alabilir miyim?”
Dedi ki; “Efendim?”
Dedim ki; “Çok özür dileyerek, yanlış anlamazsanız şayet ben Samet. Sürekli karşılaşıyoruz, artık ayıp oluyor kendimi tanıtayım dedim.”
Gülümsedi yine, değilseydik de maymun olduk gerçekten o an hatunun karşısında. Gülüverince atlayasım geldi ağaçlara.
“Ben de Yaren.”
Dedim ki; “Ne de güzel isminiz varmış.”
Sanki bilmiyorum ayağına yattım ki kız bizi sapık falan sanmasın. Ama konuşmanın sonrasını hiç düşünmediğimden öyle mal gibi kaldım. Neyse ki hatunun da az biraz gönlü varmış, tatlı tatlı başladı konuşmaya.
Gel zaman git zaman tanıştık iyice, alıştık birbirimize, artık dışarda buluşur, çay kahve içer olduk. Hemşireymiş melek seslim. Ben de iyi kötü bir şeyler kazanıyordum fabrikada depoculuk işinden. Yârim de pek iyi huylu maşallah beraber hallederiz her şeyi deyip duruyordu zaten. Başladım ben her gece hayaller kurmaya. Ne güzel işte tıngır mıngır yaşar giderdik. Benim tatlı rüyaları bölen bir Hıdır Baba vardı ama ona da bir yol bulurduk.
Artık dedim işi ciddiye bindirmenin vakti geldi Samet, al yüzüğü tak kızın parmağına. Ama işte bir yandan da parayı denklemek lazımdı. Ne yapsam ne etsem diye düşünürken Salih geldi aklıma, eli kolu uzundur bunun. Mutlaka vardır bir tanıdığı bulur ucuz yollu bir yerlerden dedim, aradım direkt, dedim nerdesin, dedi dükkandayım gel.
İşimiz düştü ya mecbur gideceğiz, yoksa hayatta ayak basmam ben o dükkâna. Manyak manyak şeyler var içinde. Her türlü sapığı oraya gidiyor. Neyse ki dükkânın olduğu apartmanda başka ofisler de var da nereye girdiğimiz belli olmuyor.
Girdim içeri, içerde kırmızı yanıp sönen ışıklar… Cansız manken üzerinde deri kıyafetler, kırbaçlar, üçlü beşli toplar.
“Bu ne lan, bunla n’apıyorlar ki?” dedim sıralı toplardan oluşan bir aleti elime alıp.
Güldü pis pis.
“Kuyruk gibi düşün abi.”
Hay sıçayım senin kuyruğuna deyip atıverdim elimden. Neyse ben buna anlattım niyetimi, dedim vardır senin bana yardımcı olacak bir tanıdığın ucuzundan fiyakalı bir yüzük falan.
“Abi bende de yüzük var.”
“Dalga geçme lan benle.”
“Valla var abi, ama işte yengeye onla evlenme teklif edemezsin, belki evlendikten sonra kullanırsın.” deyip yine güldü pis pis.
Yardım edecekti de işte kendi ürünlerini de satacak illa arada, neremize takacaksak artık bunun sattığı yüzüğü…
“Bir evlenelim de bakarız sonra.” dedim geçiştirdim.
Sonra başladı bu anlatmaya, üst tarafına kuyumcu açılmış bunun. Adam da iyi iş yapıyormuş, erotik shop üstünde olunca tabii düşünülenden daha fazla dikkat çekmeye başlamış. Normalde baksan kim gelir buraya dersin, ama kuyumcuya bakacağız ayağıyla bizim Salih’in dükkanına doluşuyormuş millet. Kimisi de metresine buradan kostüm alırken yukardaki kuyumcudan da bir kolye alıyormuş karısına hediye. Vay dedim millet yolunu bulmuş.
Hemen çıkıverdik cenabet dükkândan yukarı kattaki kuyumcuya. Biz bir şekil bol indirimli aldık mı güzel bir yüzük, oh dedim tamam benim iş oldu. Şimdi gideceğiz kıza güzel bir evlilik teklifi yapacağız. Nasıl hevesliyim, oh çekip duruyorum, diyorum içimden asırlardır süren yalnızlık bitiyor.
“Şöyle afilli bir kutuya koyayım mı abi yüzüğü?”
“Fiyat farkı olacak mı?”
“Bir 100lük daha atsan yeter.”
Salih atladı aradan.
“Hadi len oradan, benim sana verdiğim kutulardan birine koy işte. Sanki aynı ürünü kullanmıyoz. Bir de kazıklayacak bizi şerefsiz.”
“Aman tamam be…” deyip hazırladı yüzüğü kuyumcu.
Birden TAK diye kuyumcudan içeri dombili bir kadın girdi. Merdivenleri çıkarken göbeğini taşıyamamış, nefes nefese kalmış. Bir de zenginlerin taktıkları şu parıl parıl gözlüklerden takmış. Bir hışım çıkardı fiyakalı gözlüğü, başladı bağırmaya.
“NEREDE O?”
Baktım Salih puştuyla kuyumcu itinden ses yok ben sordum artık.
“Ne diyon ablam?”
“NE RE DE O?”
“Kim nerede ablam?”
“Kocam denecek itin teki. Yanlış adreslere göndermiş hediyelerini pezevenk! Meğerse metresine ipten donlar alıyormuş aşağıdan. Buradan da bana kolye molye. Ufacık kutunun içine sığınca tabii don, karıştırmış bu da hangisi hangisine diye.”
Salih güldü omzumun arkasından, fısıldayarak “Diş ipi diye hediye etmiştir belki?”
Elimle hızlıca vuruverdim koluna, evlilik arifesi gerek yok atraksiyona. Ama Salih boğazını temizledi girdi konuşmaya. Hah dedim bizim cingöz halledecek ve gideceğiz artık buradan. Kadın zebellak gibi dikildi kapının önüne, çekileceği yok.
“Sen şimdi neye kızdın anlamadım ben ablam? Pahalı hediye gitti diye miii, sana don almadı diye mi?”
Salih’e güvenende kabahat. Az kız ağlatmamıştı ortaokulda dalga geçip de. Şimdi adam olmasını, durumu kurtarmasını mı bekleyecektik. Kadın da sinirlendi tabii,
“Terbiyesiz!” deyip fırlattı elindeki minik kutuyu.
Suçsuz benim ya ortamda, benim kafama isabet etti içinde don olan kutu. O darbeyle elim ayağım boşaldı, sendeledim kuyumcunun tezgahına doğru. Sinirlendim ama şimdi kadın da incinmiş belli atarlanmak olmaz, bir sabır çekip işi tatlıya bağlamaya karar verdim.
“Ablacım, adam burada yatıp kalkmıyor ki diğer kadının yanında yatıyorsa yatıyordur. Sen oraya git, ne akla hizmet buraya geldin?”
Kadının adresini bulmaya gelmiş, donun kutusunun içinde bizim Salih’in dükkânın adı yazıyormuş. Bu deli karı da Salih metresin adresini biliyordur diye koşmuş gelmiş. Yok, dedi Salih, vallla bilmiyorum, ama istersen Ceysın’a soralım.
Dedim ya eli kolu uzundur diye, kesin birilerini bulurdu bu etraftan bizi şu kadının çenesinden kurtaracak.
Ama akıllımın Ceysın dediği de bir üst kattaki medyummuş. Hay dedim seni vereceğin akla sıçayım. Eğildi fısıldadı yine kulağıma;
“Abi şşş sever hatunlar böyle işleri.”
Harbiden de kadının gözleri açıldı medyum lafını duyunca. Hemen, dedi, gidelim.
Fazla uzaklaşmaya gerek kalmadı zaten, üç merdiven çıkınca vardık Ceysın’ın yanına. Dünyaca ünlüymüş bu herif de. Lan insanlar nasıl olur da medyumluktan para kazanır da yolunu bulur meraktan ben de bir bakayım dedim içeri. Bakmaz olaydım. Adamın yaktığı tütsüler bir midemi bulandırdı, bir başımı döndürdü oturdum, kaldım. Elim ayağım oynamaz oldu. Neyse ki Salih tuttu kolumdan da çıkardı beni dünyaca ünlü medyum Ceysın sisinden.
Dedim “Oğlum iyi yere kapak atmışsınız, burada hepinize iş var.”
Güldü yine pis pis pezevenk.
Sonra anladım çeteymiş bunlar, bir tezgâh yapıp zengin adamları, kadınları böyle böyle birbirlerine yönlendirip iş çıkarıyorlarmış. Hanıma sürpriz yapalım kargoyla gönderelim, hatuna sürpriz yapalım afilli pakette lokumla gönderelim derken ortalığı karıştırıyorlarmış dümbelekler. Aman dedim daha da işim düşmez umarım sana.
Medyum Ceysın da karıyı kitlemişken sıvışıverdim ben ordan. Giderken arkamdan bağırıyor Salih iti bir de, abi benden de yüzük alacan bak unutma diye.
“Alır bir tarafıma takarım artık onu da!”
Güldü yine pis pis.
Neyse elimde yüzüğüm ben sallana sallana gidiyorum. Yav dedim ne biçim olaylara karıştık durduk yere. Paçayı iyi kurtardık, ucuza da kapattık. Şimdi Yaren’ime kavuşabilirim.
Memleketten çağırdım anamı babamı, benim hatun da ayarlamış ailesini. İstemeye gideceğiz, orda da yüzüğü takacağız. Hıdır Baba’dan korkuma altıma sıçmasam bari diye dua etmekten de geri kalmıyorum ama. Geçen sene yârimin ablasını evlendirirken bu salaklar flörtleştiklerini ağızlarından kaçırmışlar. Hıdır baba da benden gizli bu herifle mi buluşuyordun lan deyip bir güzel dövdü oğlanı. Kızlarına bir fiske vurmaz ama tüm hıncını oğlandan çıkarıverdi işte. Sonra olaylar tatlıya bağlandı ama gerek yok şimdi oram buram kırılsın. O yüzden biz kılıfını uydurduk, kaynanam görücüye gelecekler diye söylemiş. Benim peder de iyi huyludur zaten gördük beğendiğe getiririz sorun olmaz dedi. Oh dedim babam…
Biz gittik, kahvelerimizi içtik, kızı istedik, verdiler sorun morun çıkmadan. Artık yüzük takmaya geldi sıra.
Yaren’im de ne güzel olmuştu ama…
Anam çantasından çıkardı verdi kutuyu. Kayınbabama yaranacağım ya, dedim babacım sen aç, sen tak bizim yüzükleri, evimizde senin babalığının kudreti olsun.
Olur mu canım öyle şey falan filan dedi ama bir hoşuna gitti, kabardı göğsü. Dedi sonra ben açayım da yüzükleri çıkarayım bari.
Açtı.
İçinden kırmızı don çıktı.
Normal don da değil ama, incecik ipi var. Sonra kayınbabamın da suratı döndü kırmızıya. Ben dedim ulan Samet şansına sıçayım senin… Gözlüklü karı kafamıza fırlattığında kutusunu, karıştı bizim kutular.
Kaldım öyle kaderime razı.
Güzel dayak yedim. Yaren’imi de küstürdüm. Hikâyeye bak, nasıl inanacak ki bana… Neyse ki anlayışlı hatun bizimki.
Üç beş kırığım var, kayınbabamın gönlünü nasıl alacağız onu düşünüyoruz şimdi kara kara.
Aradık bakalım Salih’i, eli kolu uzundur onun. Bir yol bulur, barıştırır bizi.
"Buldum yüzüğü getiriyorum abi." de dedi, doğru yüzüğü getirse bu sefer bari.


9 Kasım 2018 Cuma

Köstebekler Nasıl Ses Çıkarır Korktuklarında?

Bir duble rakıya eşlik etsin muhabbetimiz diyerek kaldırıyoruz kadehlerimizi.
Derya, iç odanın kapısında nöbet tutuyor. Apartmanı fareler sarmış bu ara, o da iç odada fare olmasından şüpheleniyor. Elinde süpürge, biraz da anason etkisiyle işine odaklı bir şekilde duruyor.
Arın'la gülerek bakıyoruz Derya'ya.
Arın bir köstebek besliyor, köstebeklerin bu kadar şirin olduklarını bilmezdim diye düşünüyorum.
Bir de pembe bir elbise giydirmiş hayvana, beyaz puantiyeleri var. Belinde de aynı kumaştan bir kemer... Uslu uslu oturuyor yerinde.
"Köstebekler fare yer mi?" diye soruyorum Arın'a.
Omuz silkiyor.
Tam o sırada duyduğu bir sesle elindeki süpürgeyi savuruyor Derya. Köstebek korkup kaçıyor açık kalan kapıdan.
Bir sitenin içindeyiz. Bir şey olmaz köstebeğe. Ama huzursuz oluyoruz yine de.
"Hah, iyi ettin. Ya kediler köstebeğe saldırırsa!"
Bunu dememle birlikte bir kedinin çığlığını duyuyoruz dışarıdan.
Arın ve ben birbirimize bakıyoruz korkuyla.
'Köstebekler nasıl ses çıkarır korktuklarında?'
Kapıya doğru koşuyoruz. Pembe elbisesi içinde yerde yatıyor köstebek. Nefes almıyor, ortalıkta kedi yok.
Arın eğiliyor köstebeğin başına ve ağlamaya başlıyor.
Onu hiç bu kadar üzgün görmediğimi düşünüyorum, hatta onu hiç üzgün görmediğimi düşünüyorum.
İçerideki çekmeceden pipet alıp geliyorum. Arın'ın kokteyl sevdalısı olması ve bunlar için mutlaka farklı renkte pipetler bulundurması işimize yarıyor.
Ölü köstebeğin başından onu itiyorum, pipeti köstebeğin ağzına dayayıp nefes veriyorum. Köstebeğin göğsü şişiyor. İki kere nefes verip, iki kere işaret parmağım ile göğsüne bastırıyorum kan akışını sağlamak için. Gövdesi o kadar minik ki doğru yere baskı uygulayıp uygulamadığımı bilemiyorum.
Birden ben nefes vermeden inip kalkmaya başlıyor göğsü. Seviniyorum.
Arın, sevinç çığlıklarımı duyup geri geliyor yanıma. Gözlerini aralayan köstebeği kucağına alıyor sevgiyle ve oturuyor koltuğa.
Büyük bir iş başarmış olmanın mutluluğu ile Arın'a bakıyorum.
Bu sefer sevinçten ağlıyor.
Ben şaşırıyorum.
"Saçlarına ne yaptın!"
Kulağının altına kadar gelen saçlarının yarısını engebeli bir şekilde kazımış.
"Ben üstesinden gelemeyeceğim bir üzüntüyle karşılaştığımda hep saçımı kazırım." diyor.
Tamamını kazımaya fırsat bulamadan köstebeği hayata döndürmüşüm ben.
Saçlarının uzunluğunu hatırlayınca uzun zamandır üzülmediğini anlıyorum.
Oturuyorum karşısına o köstebeğini severken.
Derya fareyi yakalamış. Çok şirin, beslemeye karar veriyor.
Rakımı içmeye devam ediyorum.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Bir kalıba sığdıramadığım bir kalbim vardı benim. Öyle bir coşkuyla doluydu ki, ölene kadar sürer gider sanardım. Herkese yeterdi, sevmeyi bilmeyenlerle bile savaşabilirdi.
Sonra büyüdüm sanırım, büyüdüm ve bir kalıba soktum kalbimi. Kalıplar oluşturmasaydım kalıpsız hikayelerde gireceği şekli bilmeden ezilip büzülmeye devam edecekti.
Karmakarışık bir dünyada, düzgün bir şekli olsun istedim biraz da.
Beş sene önceki halimden daha olgun kalbim şu an. Acıdı, acıdıkça acıya alıştı. Bu halim beni korkutuyor ve yalnızlaştırıyor. Yalnız olmak istemedikçe içime kapanıyorum, kilitliyorum kapılarımı. Sevmeyi ne kadar istesem de bir o kadar da boş geliyor. Hele de aşık olmak... Ne saçma birine tutkuyla bağlı olmak, geceleri beraber uyumak ve sarılmak.
İyi geliyor gelmesine ama kalıbımı doldurmuyor.
Kalıp yanımda kalıbımı anlamaya da çalışmıyor kimse zaten. Anlamaya üşenip vazgeçiyorlar.
Kal diyemiyorum ben de artık kalkıp gidenlere. Vaktin olursa gel diyorum çocuksu bir masumlukla.
Kimi hikayelerimi unuttum bile. Bugün fark ettim, kalıbına tükürdüğüm saplantımı bile unutmuşum. Aman çatlamasın kabı diye söylenen görüşürüzlere gerçekçi hoşçakallarla cevap verdim ben. Söylenen geçiştirmelere karşılık daha az üzüleyim diye dilimden çıkan gerçekler çatırdattı beni yine de. Her seferinde daha sağlam bir kalıp oluşturdum. Her seferinde işte bu sefer oldu dedim.
Kalıbımı basarım ki bu sefer oldu dedim.
Kalıcı hasarlar aldım.
En sonunda da kendime kadar kaldım.

6 Kasım 2017 Pazartesi

Böcekler

    Kendi sorunlarım var benim,kafamın içinde vıgır vıgır dolaşan minik böcekler...Midemde olmasalar da onları kusabileceğimi bilirim ağzımdan çıkan kelimelerle.İlk cümle gelir,şanslıysa ikincisi de...Sonra bir bakmışım daha bir paragraf dolduramadan anlaşılamamakla susamış ağzım.
    Bazen sadece anlaşılamamakla kalmasına sevinirim.
    Bazense evcil böceklerimin beni terk edeceğine,en azından birkaç aile ferdinin geberip gidebileceğine inanmakla ne büyük salaklık ettiğimi fark ederim.
Öncesinden daha da kapalıdır ağzım.Bu sefer kulaklarım devreye girer,evcil hayvanlarımın çiftleşme mevsimi gelmiştir çünkü!Başka kafaların böceklerini pul koleksiyonlarını göstermek için buyur ederler,kendi pisliklerini unutup onları memnun ederler ve yüzlerinde kocaman bir gülümsemeyle uğurlarlar.Kapı kapandığında kocaman denizci düğümü yapılmış halatı boğazımdan mideme doğru geçirmeye çalışarak festivallerini tamamlarlar ve değişen bir şey olmamış gibi hayatlarına devam ederler.
   Ben sürekli kuyularını kazmaya çalıştığım için pek sık görüşmüyoruz kendileriyle,beni pek sevmiyorlar.Tabi onları savunmaya zorlayanın da ben olduğumu itiraf etmeliyim.Çoğu zaman bundan pişmanlık duyuyorum aslında ama onları rahatsız etmek de biraz keyif veriyor.Bir ya da iki zaferim olsa da,üç beş Viyana Kuşatması'nda bulunsam da onların hanelerinde daha çok puan var.
   

Ah bu arada hamam böcekli evimden taşındım.

4 Mart 2014 Salı

Şimdi Çatı Katında İnziva Vakti

Bazı şarkılar var,ısrarla dinlemiyorum. Ama öyle bir an geliyor, öyle bir denk geliyor ki acıya bağımlı bir şekilde çaresizlikle dolarak dinliyorum. Dinledikçe içimi kanatıyorum. Acı çekmeyi seviyorum. Seni seviyorum.
Şimdi de Gökhan Türkmen'in Çatı Katı şarkısı çalıyor fonda.
"Şimdi çatı katında inziva vakti"
Yüreğimin çatı katında inzivadayım, susuyorum. En çok konuşmak istediğim sensin ama en çok sana susuyorum. İki büklüm olmuşum odamın köşesinde boş boş bakıyorum. Şarkının melodisi sağlı sollu girişiyor ruhuma.
"Yarın hatrımı sorsan ne olur bugün hevesimi kırdın bir kere"
Çok geç olur değil mi şu an hatrımı sorsan?
Ben her gün acı çektikçe daha da güçleniyorum, sana karşı daha da duygusuzlaşıyorum. Özlemim doruk noktalarına ulaşıyor ama dayanılmayacak bir şey değil. Sen dayanıyorsan, ben de dayanabilirim. 
Görmek istiyorum seni, sarılmak istiyorum şöyle sımsıkı son bir kez. Bir kez daha yanağımdan akan gözyaşımı sil dudaklarınla istiyorum. Ama sen sarılmadan geçirebiliyorsan günlerini, ben de dayanabilirim.
Yine de içim...Uzun uzun öpmek istiyorum omuzlarını,ellerimi sırtının her yerinde gezdirmek istiyorum. Senin olmak istiyorum, sevdiğim adamla sevişmek istiyorum. Bedenim ruhumun tatmin olması için sadece bir araç, ruhum tatmin olsun istiyorum.
"Gitme dememle kalsan ne olur? Gönlün çoktan yola çıkmış bir kere"
En başından beri benden farklı bir yoldaydın sen. Hayatlarımızın sadece bir noktasında kesişmiş yollarımız,ben aynı yolda yürüyoruz sanmıştım. Aramızda yavaş yavaş büyüyen yabani otları fark etmemişim. Benim yolumdaki çiçekler gizlemiş hep senin yollarımızı ayıran çizgilerini.
"Seni unutmaya çalışmak da varmış."
Oğlum ya, sağ ol. Sen olmasaydın ayrılık şarkıları anlamlı gelmeyecekti. Ayrılık şarkılarında ağlayabiliyorum uzun zaman sonra. Senin sayende.
Yine de son bir kez diyorum, doya doya, koklaya koklaya... Uyusam ya koynunda huzurlu bir şekilde. Sonra söz unutacağım seni. unutacağım seni sevdiğimi, kokunu bile unutacağım.Bana biraz daha acı çektir sadece son kez sarılarak. Son kez parçala ruhumu. Lütfen.

4 Şubat 2014 Salı

Çok cahilsiniz keşke ölseniz

Dost olmaya çalışıp da dertten başka bir şey yaratmayan insanlar olarak ne kadar tatlısınız öyle. İnsanları olduğu gibi kabullenmek neden bu kadar zor ki? İstemiyorum diyorsan en yakınına istemiyorsundur, basit, bitti.

Peki ey sevgili sana istiyorum dediğimde niye bunu götünden anlıyorsun? Nasıl bu kadar aptal birine aşık olabilecek kadar aptal olabiliyorum acaba? Mantıklı bir insanımdır aslında. Neden uğraşılacakları seçiyorum itinayla?

Bana benden güçlü biri gerekli. Bana öğretecek şeyleri olan biri, sen dur ben halledeceğim diyen biri. Ama aynı zamanda sana ihtiyacım var demekten korkmayacak biri, tüm korkularıyla bana sarılabilecek, tüm canavarlarımla beni sarıp sarmalayabilecek...

İnsan olmayı becerememişsiniz hala. Ne kadar cahilsiniz. Keşke ölseniz.

6 Ocak 2014 Pazartesi

Hani bir taraf hep daha kötüdür ya, arzularından vazgeçemez de ezer geçer sevdiğini. Öyle sevgi mi olur lan?! Seven insan sevdiğinden vazgeçer mi oğlum! Ağlatır mı lan onu?
Seven insan sevdiğinin gözünden bir damla yaş akmasın diye dünyayı durdurur. Kıyamaz ki seven sevdiğine. Nasıl öldürür kendi elleriyle aşkını?
Peki sevgili niye özler bu kişiliksiz aşkını? Bir insan diğerini neden özler ki? Çok gereksiz bir duygu bu özlem. Sevmek falan neyse de özlemek iyi bir duygu değil. Acı çektiriyor. Ama kıskançlık,hırs gibi duygularla aynı sınıflandırma altına koyabilecek kadar da çirkin değil. Sevgi,şefkat gibi duygular gibi mutluluk verici de değil. Hele özlediğine kavuşamıyorsan sadece can yakıyor.
İşte benim canım çok yanıyor.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Gereksiz bir girdabın içindeyim. gücüm yok hiçbir şeye. Ne zaman böyle zayıf oldum bilmiyorum,neden böyle oldum. Ne iyiydim aslında hayatıma birini sokmazken. Tam gücümü toparladım derken canımı yakan başka bir ten çıktı karşıma. soğuyorum etrafımdaki herkesten. Kimse samimi gelmiyor,kimse beceremiyor yanımda olmayı.
Canımı yakasım var, canlarını yakasım var. Ama elimden hiçbir şey gelmiyor. Sözlerime karşılık bile vermekten acizler. Ben neler düşünürken onlar için; onlar için ben tek kullanımlık ıslak mendiller gibiyim.
Sarılmak istiyorum. Bir anda nasıl böyle dibe batabildim anlamıyorum. Uyumak istiyorum saatlerce,hayatın akışından sıyrılmak istiyorum. Komaya girsem birkaç gün, bir hafta falan belki. Belki ellerimdeki bu titreme de geçer.

25 Kasım 2013 Pazartesi

BİRİ VAR

Tam sevmek istiyorum,evet diyorum bu da beni sever ama öyle hatalar yapmış oluyorum ki elde edebileceğim mutluluğa kendi kararlarımla,kendi hatalarımla engel oluyorum. Zor hep çekici gelmiştir bana, imkansızı yapmaya çalışmak ve başarmak hep daha tatlı gelmiştir. ya da düşüncesiz hareket ettiğim için bir kılıf uydurmaya çalışıyorum buna, bilmiyorum.
Suçlu olduğumu düşünmüyorum,hatalarımla varım ben. Çünkü hatalarının hata olduğunu zaman geçince anlıyorsun,o sırada nereden bilebilirsin ki? Hepimiz mutlu olma ümidiyle yapmıyor muyuz hataları?Belki şu an yanında olmak istediğim insan da bir hata, ama insan istiyor işte.
Biri var.
Hatalarım var.
Ben varım.
Alkol var.
Antidepresan var.
Ve maalesef gözyaşlarım var.
Şimdi bir de hızlı bir şekilde büyüyen,daha yeni doğmuş ama bir ayda ergenliğe girmiş paranoyalarım var. Hiç yalnız bırakmıyorlar beni sağ olsunlar,onlardan gördüğüm vefayı hiçbir arkadaşımdan görmedim.
Çok derin uyuyorum bir de bu ara. Ama ona rağmen geceleri sürekli uyanıyorum. Battıkça batıyorum gibi hissediyorum bazı günlerde, bazen de bulutlarda uçuyorum. Mutlu olmaktan korkuyorum artık. Kırılacak kanatlarım yok ama hiç beklemediğim anda yer çekiminin etkisine giriyorum. Newton'un başına düşen elma misali, ama daha değersiz daha tatsız daha manasız çakılıyorum yere. Yasak ağaçtaki elma gibi günahım ben daha çok.
Biri var.
Mutluluğum onun adımı çağıran sesinde gizli.
Gitmek isteyenleri çok çabuk kabullenir oldu yüreğim. Uğraşamıyorum, yalvaramıyorum. Gelmek isteyen gelir ya da kalmak isteyen kalır düşüncesi hayat görüşüm oldu. Çok istiyorum ama mantığım hop diyor kendini daha fazla üzme,nasıl olsa geçecek. İçim kapkaranlık oluyor ona ulaşamayınca ama şekle girip de söylenecek harflerim yok gitmek isteyene.
Biri var.
Pişmaniyeyle de aram bozuk artık.
Aslında o biri yok. Ben varım sadece.

20 Eylül 2012 Perşembe

Sevgili geçmiş




Nasıl da heveslisiniz yazdıklarımdan,söylediklerimden kendinize pay çıkarmaya.Çok mu zor izinizin kalmadığını anlamak,çok mu zor beni benle bırakmak?
Yaşıyorum tabii ki,seni de onu da onları da...Ama bir süre sonra anı olarak kalıyorsunuz hepiniz.Bu yüzden saklıyorum ya sözlerinizi,gözlerinizi.Biraz olsun değer katabilmek için size.
Ne ara bu kadar bencil oldum bilmiyorum.Bence sadece üzülmemeyi öğrendim.Ne çok farklısınız ne de birbirinize çok benziyorsunuz.Heves?Belki...Belki benim doyumsuzluğum.Ama yine de ayrı ayrı elemanlar olarak bir küme oluştursanız da ben hala sizden ayrık tek elemanlı bir kümeyim.