6 Mayıs 2021 Perşembe

 

                                              BARBAROS BULVARI 

 

 

 İlk aşklar hep bir acı bırakır kalpte.

 

İlk aşk, ilk ayrılık. Belki de tek gerçek sevgi, acısı dinmeyen.

 

 

Yürümenin mutluluk hormonu salgılattığına dair bilimsel açıklamalar var. Bu bilginin de etkisiyle belediyenin biz sevgili halkına özel olarak tahsis etmiş olduğu ulaşım araçlarını kullanmak yerine, yürümeyi tercih ediyorum çoğu zaman. Özellikle Barbaros Bulvarı’ndan aşağı sallanmak tam bir terapi oluyor benim için. Yokuş yukarı çıkarken biraz sorun yaşıyorum ama Yıldız Parkı’nda oturmakla kendimi ödüllendirince “İyi ki yürümeyi seçmişim.”  diyorum.

           Bugün de ruh sağlığımı dengede tutabilmek için havanın yağmurlu olmasına aldırmadan attım kendimi dışarı. Yürümeliydim, Barbaros Bulvarı’nın tepesine tırmanmalıydım. Yorulmalıydım, o kadar çok yorulmalıydım ki tekrar eve dönüp yatağıma girdiğimde düşünmek için fırsat bulamamalıydım. Aslında hayal kurmayı, düşünmeyi çok severdim. Sabah otobüse bindiğimde kitap okumayı seçmişsem, akşam dönerken “düşünmeyi” seçerdim.

           Düşüncelerimi hayatımda uygulayamadığımda sinir ve stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu tabii, bazen elimden gelmiyordu düşündüklerimi yapmak. Ama bugün yapacaktım, onu da çağıracaktım. Planlamamıştım söyleyeceklerimi, güzel kısmı göreceli olsa da, güzel şeyler söylerdim, en azından içimi dökebilirdim.

           O’nun dışında sıkıntımı anlatabileceğim birkaç iyi arkadaşım vardı. Yine de sorunun sahibi, sorunu daha güzel çözer düşüncesindeydim. Açık olmak gerekirse biraz da onun canını acıtma derdindeydim. Çaresizlik içimde mesken tutmuş; ellerimi, ayaklarımı buharlaştırmışken onun da kötü hissetmesini ve bunu görmeyi istiyordum.

            Ayakkabılarımı bağladıktan sonra cebimden çıkardım telefonu. Numarası kayıtlı değildi, silmiştim. Beynimden silmek için de bir seçenek olsaydı çok memnun olurdum, hem numarasını hem de anılarını... Oysa o kadar da uğraşmıştım bari numarasını unutayım diye, beynimi kandırmaya çalışmıştım tüm telefon rehberimi ezberlemeye çalışarak. Hiçbir işe yaramamıştı.

Düşünmeye bile uğraşmadan kendiliğinden parmaklarım numarasını tuşlayıverdi. Numarasını hiç tereddütsüz yazdığım için kendime söverek arama tuşuna bastım. Bir saniye bile aramamayı aklıma getirirsem arayamazdım, bu yüzden kalbim göğsümü delip geçecek gibi atarken telefonu açmasını bekledim.

            İki aydır onu aramamayı, görmemeyi becermiştim. Ama bugün farklıydı. Bugün onun doğum günüydü. Artık birbirimizden uzaklaşmaya karar vermiş olsak da doğum gününü kutlamamı beklerdi, bense daha fazlasını yapmak isterdim geçen sene olduğu gibi. Yine beklediğinden fazlasını yapacaktım ama bu ikimizi de mutlu etmeyecekti.

            Telefon açıldığında bir an için konuşamadım, farkında olmadan nefesimi tutmuştum.

“Efendim? Alo? Tuana orada mısın?”

    Numaramı silmemiş demek, acaba ne diye kayıtlıydım artık telefonunda… Belki o da unutamamıştı, eskiden benim sadece onun sesini duymak için kullandığım bu rakamları…

“Evet, buradayım. Sesini alamadım. Ne yapıyorsun?”

“ Oturuyorum evde, sen ne yapıyorsun? Nasılsın? Önemli bir şey yok ya?”

“Aslında var. Bu yüzden seni görmek istiyorum, Yıldız Parkı’na gelebilir misin?”

             Oluşan sessizlikten gelip gelmeme konusunda kararsız olduğunu anlayabiliyordum. Kendimi en kötüsüne hazırladım, neden gelsin ki? Benim için neden uğraşacaktı, artık ben onun özel insanı değildim. Beni artık insan olarak bile sevmiyor olabilirdi.

             İkimiz de inatlarımız ve hırslarımız uğruna birbirimizden vazgeçmiştik. O bu ayrılığı kaldıramayıp başka birisini sokmuştu hemen hayatına, biraz olsun sabredememişti. Beraberken özgürlüklerimizi kısıtlayıp ilişkimize zarar veriyorduk, biraz nefes alıp bunların ayırdına varabilmemizi istemiştim ben. Elde ettiğimse çocukluğumun, masumluğumun öylece yitip gitmesiydi. İlk defa bir yerim kesilmeden canım bu kadar çok yanmıştı. Ağlamak beni rahatlatmıyordu, ağlamamaksa mümkün değildi.

“Tamam. On dakikaya çıkıyorum ben evden, her zaman oturduğumuz bankta beklerim seni.”

             Kapadım telefonu; kavgalarımıza, sevgi gösterilerimize, dengesizliklerimize, büyümemize tanık olan o banka doğru yürümeye başladım. Ne gariptir ki; beynimde hiçbir kelime, hiçbir düşünce yoktu. Koca bir boşluk sadece… Sanki yürürken kendimden geçmiş gibiydim, nasıl olduğunu anlamadan bankta buluvermiştim kendimi. Beş dakika sonra burada olurdu, ne söylesem diye düşündüm ama düşünmeyi beceremedim. Öylece bekledim.

             Yağmur damlaları ufak ufak yüzüme düşmeye başladığında daha fazla yağmamasını diledim. Yoksa evlerimize gitmek zorunda kalırdık. Bugün onun doğum günüydü, yanından ayrılmayı hiç istemiyordum. Lütfen, daha fazla yağmur yağmamalıydı.

“Benden önce gelmişsin.”

“Evden çıkarken aramıştım seni, biraz yürüyecektim sen gelsen de gelmesen de.”

            Ayağa kalktım, ama sarılmadık birbirimize. Hâlbuki ne çok isterdim şimdi bana sarılıp geçti diye avutmasını. Boğazım düğümlendi, oturdum tekrar. O da yanıma oturdu.

            Başım yere eğik;

“Doğum günün kutlu olsun.”

Yüzüme zoraki bir gülümseme koymaya çalışarak devam ettim.

“Yanında olmak istedim sadece, artık başka biri yanında olmalı bugünde biliyorum ama bencilliğimi mazur gör.”

            Tepkisiz bir şekilde konuştu.

“Teşekkür ederim, bugün özel bir şey yapmayı planlamıyorduk biz. Onun şehir dışına çıkması gerekti, benim de doğum günüdür yılbaşıdır çok önemsediğim şeyler değildir, biliyorsun.”

“Evet. Ama senin doğum günün benim için çok önemli, sen de bunu biliyorsun.”

“Artık o kadar önemli olduğunu düşünmüyordum, aslında görüşmek istemene bile şaşırdım. İki aydır konuşmuyoruz, okulda beni gördüğünde kaçıyorsun. Seni merak ediyorum, etrafındaki insanların ağzından bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama herkesi korkutmuşsun kimse senin hakkında bir şey söylemiyor bana.”

“Haksız mıyım? Senin böyle tepki vermene de ben şaşırdım. Hayatında başka birisi var ve bir zamanlar beni sevdiğin gibi seviyorsun onu. Benle ilgili her şeyi hayatından çekmeye hakkım var, senin beni sorduğunu duymak canımı acıtıyor. Hem niye soruyorsun ki, kötü olduğumu biliyorsun ama bunu düzeltmek için yapabileceğin bir şey yok. En son buluşmamızda sana sarılmamak için zor tutuyorum kendimi demiştin, ama kendini zor da olsa tuttun ve bunu istikrarlı bir şekilde devam ettirmeliyiz. Sadece, bugün tek başıma kaldırabileceğim bir gün değildi. Belki de hata yaptım seni aramakla…”

            Sustuk. Öyle bir çizgideydik ki bir parça duygu değişimi ya birbirimize sarılıp salya sümük ağlamamızı sağlayacaktı ya da kendi kendimizi bu hale getirdiğimiz için eşek sudan gelene kadar birbirimize dayak atacaktık.

"Hayır, hata yapmadın."           

            İçimi çekerek arkama yaslandım. Kim derdi ki yirmi bir sene önce doğan bu çocuk; ondan çok ayrı bir yerde, bambaşka bir hayatın içinde doğacak olan bir kız çocuğunun hayatını böylesine etkileyebilecek… O kızı güldürecek, hayatının en güzel üç senesini yaşatacak, en büyük depresyonlardan birine sokacak ama kız çocuğu ayrıntılar büyük de olsa onlara takılmadığında, hâlâ onu mutlu edebilecek… Şu an sadece yanımda oturması bile beni mutlu ediyordu örneğin.

“Recep, iyi ki doğdun da bana âşık olmayı öğrettin.”

Birden böyle bir cümleyle karşılaşınca afalladı, şaşkınlıkla suratıma baktı. Aklından o kadar çok şey geçiyordu ki, hangisini seçip bana söyleyeceğini bilemiyordu. Gözlerinin içine biraz daha iyi baksam beyninin içinde dolaşan kelimeleri görebilecektim neredeyse. O bir şey söyleyemeden ben devam ettim, artık gözlerinin içine bakamıyordum. Ağlamaktan korktum.

“İyi ki doğdun da bana hata yapmayı, pişman olmayı, gerçekten üzülmenin neye benzediğini, sevmenin ne demek olduğunu ve en sonunda kabullenmenin çok can yaksa da tek çözüm olduğunu öğrettin. Umarım öğrettiklerini hayatımın her evresinde hatırlayarak hareket edebilirim.”

“İkimiz de çok hata yaptık Tuana, benden sıkıldığını söylemiştin ayrılmadan önceki son tartışmamızda. Sözlere dökmeden önce bitmiştik biz, tartışmalarımız çekilmez bir hâl almıştı. Belki de kendimi kandırıyorum, bilmiyorum. Neden hala kopamadık, ona da anlam veremiyorum. Beraber büyüdük biz, ben inanıyorum ki yanında olmasam da sen en güzel şekilde devam edeceksin hayatına. Güzel şeyleri hak ediyorsun, hep bunun için dua ediyorum.”

“Evet, beraber büyüdük. Ama ben büyümeyi hiç istemezdim, her buluşmamızda seni zorla çocuk parklarına sürüklerdim, hatırlasana… Büyüdüğümü düşünmek istemiyorum, korkuyorum. Ama bunun başlangıcının senin kollarındayken olmasıyla avutuyorum kendimi. Tek başıma değildim en azından. Yine de Recep, keşke sen de hataları affedebilmeyi öğrenseydin. Keşke ben de sana hayatını yokuşa sürmemeyi öğretebilseydim. Bittik diye inat ediyorsun, beni tekrar hayatına sokacak gücün yok. Cesur olmayı öğretebilseydim keşke, böylece gözyaşlarını rahatça akıtabileceğin tek omuz olabilirdim. O kadar çok keşke var ki, hepsi yumak yumak boğazımda birikiyor ve ben bunları boğazımı kanatsa da yutmak zorundayım.”

           Son cümlemi söylerken sesim çatallaşmış, gözlerim dolmuştu. Onun karşısında ağlamak istemiyordum, kendimi iyice zavallı hissedecektim. Başımı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım, ufak yağmur damlaları yüzüme düşse de gözlerimi kırpmamaya çalışıyordum.

           Recep de benzer bir haldeydi, ama o kafasını yerden kaldırmıyordu. Benim söylediklerimi düşünmemek için yerdeki taşları bile sayıyor olabilirdi.

“Seni tekrar hayatıma sokmak istemiyorum, seni sevmediğimden değil. Biten bir şey bitmiştir. Neden birbirimizi yıpratalım ki, tüm arkadaşlarımıza biz yeniden beraberiz mi diyeceğiz, hiçbir şey olmamış gibi el ele mi dolaşacağız? Hem ben Pelin’i seviyorum. Belki seni daha çok seviyorum ama onunla bu şekilde oynayamam. Seni unutamadığımı bildiği halde yanımda, senin için ağladığımı bilse de bana sarılıyor. Onu yüzüstü bırakamam.”

 

           Sinirlerim alt üst olmuştu bir anda. Nasıl her şeyin farkındayken, yanlış kararı verip yanlış insana gidebilirdi? Hiçbir anlam veremiyordum. İyi kötü tüm hislerim birbirine karışmıştı, dengesizliğin doruklarındaydım. Git demek istiyordum ona, ama gitmesine göz yumacak cesaretim yoktu.

           Konuşmak için ağzımı açtım, ama boğazımdaki tıkanıklık bunu engelledi. Birkaç defa yutkunup tekrar denedim. Konuşmaya çalışmak bile işkence haline gelmişti.

“Haklısın, ben de bencil olmamalıyım. Bana öğrettiklerini başkalarına da öğretmen gerek ki onlar da sana teşekkür edebilsinler, iyi ki doğdun diyebilsinler.”

“Tuana lütfen!”

Dayanamayarak kollarıyla sardı beni. Nasıl da özlemiştim kokusunu…

Buna bir son vermeliydik. Birbirimizle hiç görüşmesek de hala yerimizde sayıyorduk, hayatımızı ne kadar değiştirsek de birbirimizin kötü bir alışkanlığı olmuştuk. Bunun ölene dek devam etmesini istemiyordum. Rahatlamak istiyordum, aklımdan çıkmalıydı. Demek ki gerçekten bitmeliydik, düşündüğümüz kadar güçlü değildi sevgimiz. O zaman üzülmek için de bir sebep yoktu.

Kollarından sıyırdım kendimi, ellerimin arasına aldım bakmaya doyamadığım suratını.

“Hiç üzülme olur mu? Senden bizi diriltmek için çok şans istedim, sen bu şansı bana hiç vermedin. Ama böyle olması gerekiyormuş, seni de suçlayamıyorum. İstemediğin bir şey için seni nasıl suçlayabilirim ki? Olur ya, bir gün denersek başarırdık aslında diye düşünürsen, arama beni. Söyleme bana. Bundan sonra seni görmek istemiyorum; özel günlerimizde bile hatırlanmak, hatırlamak istemiyorum. Hatta şu an içimdeki fırtınayı nasıl söndüreceğimi bilmediğimden ölmek istiyorum, ağlarken uyuyakalmak istemiyorum artık. Ölmek istesem de seni hiç görmemeyi istesem de senin kokunu duyma, tenine dokunma, eskiden kalma birkaç duyguyu senle paylaşabilme arzusuyla beni hayata bağladığın için iyi ki doğmuşsun.”

İkimiz de hızlanan yağmurla beraber gözyaşlarımızı tutamaz olmuştuk. Bambaşka yollardan gitmeliydik artık, neyi nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Üstesinden nasıl gelirdik? O benim alışkanlığımdı, damarlarımda geziyordu onun dokunuşları. Ona bağımlıydım. Ben de onun için bir alışkanlıktım, ama doz aşımına maruz kalan sadece ben gibi gözüküyordum.

Son bir kez şansımı denesem mi diye düşündüm, aynı yolda yürümeye zorlayabilirdik kendimizi. Pelin'e yazık olacaktı belki ama benim enkazım üstüne bir bina dikmeyi deneyen oydu.

Hayır, kendimi daha fazla küçük düşüremezdim.

“Görüşürüz, bir gün elbet karşılaşırız.”

Burnuna bir öpücük kondurdum. Banktan kalkıp Barbaros Bulvarı’na yöneldim. Onla ayrıldığımız gün de hava böyleydi. Arkama bir kez baktım, hala banktaydı. Bana bakmadı, ben de yürümeye devam ettim.

Zaman demişti herkes, zaman gerek.

Aradan on sene geçti, hâlâ Barbaros Bulvarı’nda yürürken boğazım düğümlenir. Sanırım zaman, benim iyi bir dostum değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder