BARBAROS
BULVARI
İlk aşklar hep bir acı bırakır kalpte.
İlk aşk, ilk ayrılık. Belki de
tek gerçek sevgi, acısı dinmeyen.
Yürümenin
mutluluk hormonu salgılattığına dair bilimsel açıklamalar var. Bu bilginin de
etkisiyle belediyenin biz sevgili halkına özel olarak tahsis etmiş olduğu
ulaşım araçlarını kullanmak yerine, yürümeyi tercih ediyorum çoğu zaman.
Özellikle Barbaros Bulvarı’ndan aşağı sallanmak tam bir terapi oluyor benim için.
Yokuş yukarı çıkarken biraz sorun yaşıyorum ama Yıldız Parkı’nda oturmakla
kendimi ödüllendirince “İyi ki yürümeyi seçmişim.” diyorum.
Bugün de ruh sağlığımı dengede
tutabilmek için havanın yağmurlu olmasına aldırmadan attım kendimi dışarı. Yürümeliydim,
Barbaros Bulvarı’nın tepesine tırmanmalıydım. Yorulmalıydım, o kadar çok
yorulmalıydım ki tekrar eve dönüp yatağıma girdiğimde düşünmek için fırsat
bulamamalıydım. Aslında hayal kurmayı, düşünmeyi çok severdim. Sabah otobüse
bindiğimde kitap okumayı seçmişsem, akşam dönerken “düşünmeyi” seçerdim.
Düşüncelerimi hayatımda
uygulayamadığımda sinir ve stres yaratmaktan başka bir işe yaramıyordu tabii, bazen
elimden gelmiyordu düşündüklerimi yapmak. Ama bugün yapacaktım, onu da
çağıracaktım. Planlamamıştım söyleyeceklerimi, güzel kısmı göreceli olsa da, güzel
şeyler söylerdim, en azından içimi dökebilirdim.
O’nun dışında sıkıntımı
anlatabileceğim birkaç iyi arkadaşım vardı. Yine de sorunun sahibi, sorunu daha
güzel çözer düşüncesindeydim. Açık olmak gerekirse biraz da onun canını acıtma
derdindeydim. Çaresizlik içimde mesken tutmuş; ellerimi, ayaklarımı buharlaştırmışken
onun da kötü hissetmesini ve bunu görmeyi istiyordum.
Ayakkabılarımı bağladıktan sonra
cebimden çıkardım telefonu. Numarası kayıtlı değildi, silmiştim. Beynimden
silmek için de bir seçenek olsaydı çok memnun olurdum, hem numarasını hem de
anılarını... Oysa o kadar da uğraşmıştım bari numarasını unutayım diye, beynimi
kandırmaya çalışmıştım tüm telefon rehberimi ezberlemeye çalışarak. Hiçbir işe
yaramamıştı.
Düşünmeye
bile uğraşmadan kendiliğinden parmaklarım numarasını tuşlayıverdi. Numarasını hiç
tereddütsüz yazdığım için kendime söverek arama tuşuna bastım. Bir saniye bile
aramamayı aklıma getirirsem arayamazdım, bu yüzden kalbim göğsümü delip geçecek
gibi atarken telefonu açmasını bekledim.
İki aydır onu aramamayı, görmemeyi
becermiştim. Ama bugün farklıydı. Bugün onun doğum günüydü. Artık birbirimizden
uzaklaşmaya karar vermiş olsak da doğum gününü kutlamamı beklerdi, bense daha
fazlasını yapmak isterdim geçen sene olduğu gibi. Yine beklediğinden fazlasını
yapacaktım ama bu ikimizi de mutlu etmeyecekti.
Telefon açıldığında bir an için
konuşamadım, farkında olmadan nefesimi tutmuştum.
“Efendim? Alo?
Tuana orada mısın?”
Numaramı silmemiş demek, acaba ne diye
kayıtlıydım artık telefonunda… Belki o da unutamamıştı, eskiden benim sadece
onun sesini duymak için kullandığım bu rakamları…
“Evet, buradayım.
Sesini alamadım. Ne yapıyorsun?”
“ Oturuyorum
evde, sen ne yapıyorsun? Nasılsın? Önemli bir şey yok ya?”
“Aslında var.
Bu yüzden seni görmek istiyorum, Yıldız Parkı’na gelebilir misin?”
Oluşan sessizlikten gelip gelmeme
konusunda kararsız olduğunu anlayabiliyordum. Kendimi en kötüsüne hazırladım,
neden gelsin ki? Benim için neden uğraşacaktı, artık ben onun özel insanı
değildim. Beni artık insan olarak bile sevmiyor olabilirdi.
İkimiz de inatlarımız ve
hırslarımız uğruna birbirimizden vazgeçmiştik. O bu ayrılığı kaldıramayıp başka
birisini sokmuştu hemen hayatına, biraz olsun sabredememişti. Beraberken
özgürlüklerimizi kısıtlayıp ilişkimize zarar veriyorduk, biraz nefes alıp
bunların ayırdına varabilmemizi istemiştim ben. Elde ettiğimse çocukluğumun, masumluğumun
öylece yitip gitmesiydi. İlk defa bir yerim kesilmeden canım bu kadar çok
yanmıştı. Ağlamak beni rahatlatmıyordu, ağlamamaksa mümkün değildi.
“Tamam. On
dakikaya çıkıyorum ben evden, her zaman oturduğumuz bankta beklerim seni.”
Kapadım telefonu; kavgalarımıza, sevgi
gösterilerimize, dengesizliklerimize, büyümemize tanık olan o banka doğru
yürümeye başladım. Ne gariptir ki; beynimde hiçbir kelime, hiçbir düşünce
yoktu. Koca bir boşluk sadece… Sanki yürürken kendimden geçmiş gibiydim, nasıl
olduğunu anlamadan bankta buluvermiştim kendimi. Beş dakika sonra burada
olurdu, ne söylesem diye düşündüm ama düşünmeyi beceremedim. Öylece bekledim.
Yağmur damlaları ufak ufak yüzüme
düşmeye başladığında daha fazla yağmamasını diledim. Yoksa evlerimize gitmek zorunda
kalırdık. Bugün onun doğum günüydü, yanından ayrılmayı hiç istemiyordum. Lütfen,
daha fazla yağmur yağmamalıydı.
“Benden önce gelmişsin.”
“Evden
çıkarken aramıştım seni, biraz yürüyecektim sen gelsen de gelmesen de.”
Ayağa kalktım, ama sarılmadık birbirimize.
Hâlbuki ne çok isterdim şimdi bana sarılıp geçti diye avutmasını. Boğazım düğümlendi,
oturdum tekrar. O da yanıma oturdu.
Başım yere eğik;
“Doğum günün
kutlu olsun.”
Yüzüme zoraki
bir gülümseme koymaya çalışarak devam ettim.
“Yanında
olmak istedim sadece, artık başka biri yanında olmalı bugünde biliyorum ama
bencilliğimi mazur gör.”
Tepkisiz bir şekilde konuştu.
“Teşekkür ederim,
bugün özel bir şey yapmayı planlamıyorduk biz. Onun şehir dışına çıkması gerekti,
benim de doğum günüdür yılbaşıdır çok önemsediğim şeyler değildir, biliyorsun.”
“Evet. Ama
senin doğum günün benim için çok önemli, sen de bunu biliyorsun.”
“Artık o
kadar önemli olduğunu düşünmüyordum, aslında görüşmek istemene bile şaşırdım. İki
aydır konuşmuyoruz, okulda beni gördüğünde kaçıyorsun. Seni merak ediyorum,
etrafındaki insanların ağzından bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum ama herkesi
korkutmuşsun kimse senin hakkında bir şey söylemiyor bana.”
“Haksız mıyım?
Senin böyle tepki vermene de ben şaşırdım. Hayatında başka birisi var ve bir
zamanlar beni sevdiğin gibi seviyorsun onu. Benle ilgili her şeyi hayatından
çekmeye hakkım var, senin beni sorduğunu duymak canımı acıtıyor. Hem niye
soruyorsun ki, kötü olduğumu biliyorsun ama bunu düzeltmek için yapabileceğin
bir şey yok. En son buluşmamızda sana sarılmamak için zor tutuyorum kendimi demiştin,
ama kendini zor da olsa tuttun ve bunu istikrarlı bir şekilde devam ettirmeliyiz.
Sadece, bugün tek başıma kaldırabileceğim bir gün değildi. Belki de hata yaptım
seni aramakla…”
Sustuk. Öyle bir çizgideydik ki bir
parça duygu değişimi ya birbirimize sarılıp salya sümük ağlamamızı sağlayacaktı
ya da kendi kendimizi bu hale getirdiğimiz için eşek sudan gelene kadar
birbirimize dayak atacaktık.
"Hayır, hata
yapmadın."
İçimi çekerek arkama yaslandım. Kim
derdi ki yirmi bir sene önce doğan bu çocuk; ondan çok ayrı bir yerde, bambaşka
bir hayatın içinde doğacak olan bir kız çocuğunun hayatını böylesine
etkileyebilecek… O kızı güldürecek, hayatının en güzel üç senesini yaşatacak,
en büyük depresyonlardan birine sokacak ama kız çocuğu ayrıntılar büyük de olsa
onlara takılmadığında, hâlâ onu mutlu edebilecek… Şu an sadece yanımda oturması
bile beni mutlu ediyordu örneğin.
“Recep, iyi ki
doğdun da bana âşık olmayı öğrettin.”
Birden böyle
bir cümleyle karşılaşınca afalladı, şaşkınlıkla suratıma baktı. Aklından o
kadar çok şey geçiyordu ki, hangisini seçip bana söyleyeceğini bilemiyordu.
Gözlerinin içine biraz daha iyi baksam beyninin içinde dolaşan kelimeleri
görebilecektim neredeyse. O bir şey söyleyemeden ben devam ettim, artık
gözlerinin içine bakamıyordum. Ağlamaktan korktum.
“İyi ki
doğdun da bana hata yapmayı, pişman olmayı, gerçekten üzülmenin neye benzediğini,
sevmenin ne demek olduğunu ve en sonunda kabullenmenin çok can yaksa da tek
çözüm olduğunu öğrettin. Umarım öğrettiklerini hayatımın her evresinde
hatırlayarak hareket edebilirim.”
“İkimiz de
çok hata yaptık Tuana, benden sıkıldığını söylemiştin ayrılmadan önceki son tartışmamızda.
Sözlere dökmeden önce bitmiştik biz, tartışmalarımız çekilmez bir hâl almıştı.
Belki de kendimi kandırıyorum, bilmiyorum. Neden hala kopamadık, ona da anlam veremiyorum.
Beraber büyüdük biz, ben inanıyorum ki yanında olmasam da sen en güzel şekilde
devam edeceksin hayatına. Güzel şeyleri hak ediyorsun, hep bunun için dua
ediyorum.”
“Evet,
beraber büyüdük. Ama ben büyümeyi hiç istemezdim, her buluşmamızda seni zorla
çocuk parklarına sürüklerdim, hatırlasana… Büyüdüğümü düşünmek istemiyorum,
korkuyorum. Ama bunun başlangıcının senin kollarındayken olmasıyla avutuyorum kendimi.
Tek başıma değildim en azından. Yine de Recep, keşke sen de hataları
affedebilmeyi öğrenseydin. Keşke ben de sana hayatını yokuşa sürmemeyi öğretebilseydim.
Bittik diye inat ediyorsun, beni tekrar hayatına sokacak gücün yok. Cesur
olmayı öğretebilseydim keşke, böylece gözyaşlarını rahatça akıtabileceğin tek
omuz olabilirdim. O kadar çok keşke var ki, hepsi yumak yumak boğazımda
birikiyor ve ben bunları boğazımı kanatsa da yutmak zorundayım.”
Son cümlemi söylerken sesim çatallaşmış,
gözlerim dolmuştu. Onun karşısında ağlamak istemiyordum, kendimi iyice zavallı hissedecektim.
Başımı yukarı kaldırıp gökyüzüne baktım, ufak yağmur damlaları yüzüme düşse de gözlerimi
kırpmamaya çalışıyordum.
Recep de benzer bir haldeydi, ama o
kafasını yerden kaldırmıyordu. Benim söylediklerimi düşünmemek için yerdeki
taşları bile sayıyor olabilirdi.
“Seni tekrar
hayatıma sokmak istemiyorum, seni sevmediğimden değil. Biten bir şey bitmiştir.
Neden birbirimizi yıpratalım ki, tüm arkadaşlarımıza biz yeniden beraberiz mi diyeceğiz,
hiçbir şey olmamış gibi el ele mi dolaşacağız? Hem ben Pelin’i seviyorum.
Belki seni daha çok seviyorum ama onunla bu şekilde oynayamam. Seni
unutamadığımı bildiği halde yanımda, senin için ağladığımı bilse de bana sarılıyor.
Onu yüzüstü bırakamam.”
Sinirlerim alt üst olmuştu bir anda.
Nasıl her şeyin farkındayken, yanlış kararı verip yanlış insana gidebilirdi?
Hiçbir anlam veremiyordum. İyi kötü tüm hislerim birbirine karışmıştı, dengesizliğin
doruklarındaydım. Git demek istiyordum ona, ama gitmesine göz yumacak cesaretim
yoktu.
Konuşmak için ağzımı açtım, ama
boğazımdaki tıkanıklık bunu engelledi. Birkaç defa yutkunup tekrar denedim. Konuşmaya
çalışmak bile işkence haline gelmişti.
“Haklısın, ben
de bencil olmamalıyım. Bana öğrettiklerini başkalarına da öğretmen gerek ki
onlar da sana teşekkür edebilsinler, iyi ki doğdun diyebilsinler.”
“Tuana
lütfen!”
Dayanamayarak
kollarıyla sardı beni. Nasıl da özlemiştim kokusunu…
Buna bir son
vermeliydik. Birbirimizle hiç görüşmesek de hala yerimizde sayıyorduk, hayatımızı
ne kadar değiştirsek de birbirimizin kötü bir alışkanlığı olmuştuk. Bunun ölene
dek devam etmesini istemiyordum. Rahatlamak istiyordum, aklımdan çıkmalıydı. Demek
ki gerçekten bitmeliydik, düşündüğümüz kadar güçlü değildi sevgimiz. O zaman
üzülmek için de bir sebep yoktu.
Kollarından
sıyırdım kendimi, ellerimin arasına aldım bakmaya doyamadığım suratını.
“Hiç üzülme
olur mu? Senden bizi diriltmek için çok şans istedim, sen bu şansı bana hiç
vermedin. Ama böyle olması gerekiyormuş, seni de suçlayamıyorum. İstemediğin
bir şey için seni nasıl suçlayabilirim ki? Olur ya, bir gün denersek başarırdık
aslında diye düşünürsen, arama beni. Söyleme bana. Bundan sonra seni görmek
istemiyorum; özel günlerimizde bile hatırlanmak, hatırlamak istemiyorum. Hatta
şu an içimdeki fırtınayı nasıl söndüreceğimi bilmediğimden ölmek istiyorum, ağlarken
uyuyakalmak istemiyorum artık. Ölmek istesem de seni hiç görmemeyi istesem de
senin kokunu duyma, tenine dokunma, eskiden kalma birkaç duyguyu senle
paylaşabilme arzusuyla beni hayata bağladığın için iyi ki doğmuşsun.”
İkimiz de
hızlanan yağmurla beraber gözyaşlarımızı tutamaz olmuştuk. Bambaşka yollardan
gitmeliydik artık, neyi nasıl yapacağımızı bilmiyorduk. Üstesinden nasıl gelirdik?
O benim alışkanlığımdı, damarlarımda geziyordu onun dokunuşları. Ona bağımlıydım.
Ben de onun için bir alışkanlıktım, ama doz aşımına maruz kalan sadece ben gibi
gözüküyordum.
Son bir kez
şansımı denesem mi diye düşündüm, aynı yolda yürümeye zorlayabilirdik kendimizi.
Pelin'e yazık olacaktı belki ama benim enkazım üstüne bir bina dikmeyi deneyen
oydu.
Hayır,
kendimi daha fazla küçük düşüremezdim.
“Görüşürüz,
bir gün elbet karşılaşırız.”
Burnuna bir
öpücük kondurdum. Banktan kalkıp Barbaros Bulvarı’na yöneldim. Onla
ayrıldığımız gün de hava böyleydi. Arkama bir kez baktım, hala banktaydı. Bana bakmadı,
ben de yürümeye devam ettim.
Zaman demişti
herkes, zaman gerek.
Aradan on
sene geçti, hâlâ Barbaros Bulvarı’nda yürürken boğazım düğümlenir. Sanırım
zaman, benim iyi bir dostum değil.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder